Panik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim AnsiklopedisiPanik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim AnsiklopedisiPanik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim Ansiklopedisi
Panik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim Ansiklopedisi
Panik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim AnsiklopedisiPanik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim AnsiklopedisiPanik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim Ansiklopedisi
Panik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim Ansiklopedisi Panik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim Ansiklopedisi
Panik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim AnsiklopedisiPanik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim AnsiklopedisiPanik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim Ansiklopedisi
Panik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim AnsiklopedisiPanik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim AnsiklopedisiPanik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim Ansiklopedisi
Panik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim Ansiklopedisi Panik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim Ansiklopedisi
Panik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim AnsiklopedisiPanik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim AnsiklopedisiPanik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim Ansiklopedisi
Panik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim AnsiklopedisiPanik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim AnsiklopedisiPanik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim Ansiklopedisi
Panik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim Ansiklopedisi Panik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim Ansiklopedisi
Panik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim AnsiklopedisiPanik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim AnsiklopedisiPanik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim Ansiklopedisi
 
Panik Atak
Kategori : Psikiyatrik Bozukluklar

Panik Atak Düşleri

Her düş bir şiirle başlar,
Her şiir bir düşle biter.
Sıkıştı nefesim,daraldı dünyam,
Uzundu ama bitti rüyam,
Hayat yalan bunu diyem,
Gerisini var sen düşün.
Ellerim kapandı,tutmaz oldu,
Ayaklarım kitlendi,gitmez oldu,
Aldığım nefes yetmez oldu,
Gerisini var sen düşün.
Ecel her an kapıda,
Para da yalan,tapu da,
Ben yuttum hapı da,
Gerisini var sen düşün.

NEFES ALAMIYORUM
Bir sıkıntıyla düşü yarım bıraktığımda saat 02:40 tı. Gece yemeğine kalkılacaktı yine ve ben de somyamda şöyle bir doğruldum,gelip geçer diye düşünerek ne olduğunu tam olarak anlamaya çalıştım. Belki kendi kuruntularım dolayısıyla, dikkatim kalbime yönelikti ama aynı zamanda da nefesimin daraldığını, boğazıma sanki bir plastik topun oturduğunu düşünmeye başlamıştım. Sol kolumda bir halsizlik vardı. Tüm bu düşüncelerin,beni alt etmek üzere olan bir duruma işaret ettiğine karar vererek bir anda soğuk soğuk terlemeye başladım. Aksi gibi babamın arabası da servisteydi ve sanki görünmez düşmanım tam da böyle çaresiz bir anı kollamıştı. Yakından bir taksi çağrılabilirdi ama bizimkileri de bu konuda yormak ve de masrafa sokmak istemiyordum. Ayrıca buna teşebbüs edersem,tanımlayamadığım gizli düşmanın şiddetini daha da arttıracağı hissine kapıldım. Öylece kalıp,onun benle istediği gibi oynamasına müsaade etmeliydim. Yapacağım karşı bir hamleye tepkisi çok sert olabilirdi. Bu kuruntularla geçen zamanın 30 dakika olduğunu, anneme saati sorduğumda anladım. Başımı hafifçe çevirsem duvarda duran saati ben de görebilirdim ama buna bile niyetim yoktu.

Gecenin bir saati,tedbirsiz davranarak tuzağa düşmüş,bilmediği bir çıkmaz sokakta, karşısına,korkunç gölgelere sahip düşmanlar çıkmış biri gibi hissediyordum kendimi doğrusu. Gündüz olsa sanki güneş ışığından güç alacaktım.Hayatta hiçbir şey yarım kalmamalıydı. Ama,gecenin bir yarısı, bir düş yarım kalmıştı.Her yarım kalan düş,bitmemiş bir şiir ve her şiir de bir hayattı aslında. Babam da uyandı.Karşı komşu bayan da gece yemeği için bize gelmişti.Herkes başıma toplanmıştı. Bana güç vermesi gereken bu durum kendimi daha da kötü hissetmeme neden oldu:Durumum hiç de umut verici değildi demek ki millet başıma toplanmıştı,son dakikalarını yaşayan bir hastanın başına toplanılması gibi. Halbuki daha durumun ne olduğu bile belli değildi.Tüm bu düşünsel gelgitler içerisinde,bir yandan da kafamdan, daha önce kalp ve kanserle ilgili okuduğum yazıları ve oradaki belirtileri geçiriyor ve hangisinin ben de olduğuna kesin bir karar vermek istiyordum,sanki bu mümkünmüş gibi.

Bir kalp rahatsızlığını kendime daha yakın buluyordum,kolum uyuştuğu,nefes almakta  zorlandığım ve göğsümde bir ağrı hissettiğim için. Peki ama bir kalp krizi bu kadar uzun sürmezdi. Demek ki bu sıradan bir kalp krizi değildi, sadece bana özeldi. Hani antereman yapan boksörlerin kum torbası vardır.Peş peşe yumruk atarlar da zavallı torbanın gıkı bile çıkmaz. İşte o anda ben bu durumda idim. Tek fark, kum torbasının kalp sıkışması ve terleme gibi bir durumu söz konusu değildi. Nefes alma konusunda ise farkımız yoktu çünkü ben de nefes alamıyordum, en azından alamadığımı sanıyordum rahat rahat. Bunca yıl rahat yaşamıştım. Çalışmak için kendimi yormamış, girdiğim işlerd gerekli ciddiyeti göstermemiştim. Belki otellerde çalıştığım yıllar için (ilk otelim hariç) bu böyle olabilir ama tıbbi mümessil olarak görev yaparken kendimce mümkün olan özeni göstermeye çalışıyordum. Bir kız için,görev yaptığım ilden iki de bir esas oturduğumuz ile gelmemi saymazsak. Bu gelişlerin, maddi zararı bir yana anne ve babam da kızıyorlardı gelmeme. İşime özen göstermemi bekliyorlardı. Ama ben asi,başına buyruk bir evlat olarak yine muhalif hareketlerle seçim kazanmaya çalışıyordum!

Kızın benimle ilgilenmemesi önemli değildi. Ben onunla ilgileniyordum ya.Üniversitede ekonomi dersinde fırsat maliyeti diye bir konu vardı.Arkadaşa sormuştum bu ne diye ve o da bana izah etmişti.İzah eden arkadaş, şimdi bir oteller zincirinin genel koordinatörü,evli ve hayatına belli bir düzen vermiş durumda.Ben bu fırsat maliyeti ni anlayamamış olmalıyım ki işte yaş kaç olmuş ama hala baba evinde ve daha bir düzen kuramamışım. Bir an kendimi iyi hisseder gibi oldum.Sanki,sırtımdaki ağır yükü indirmiştim ve yorgunluğu da geçmek üzereydi. Tam buna sevinecektim ki,aynı görünmez el tekrar boğazıma yapıştı. Tamam diye düşündüm, bu kalp krizi değil. Olsa,bu kadar uzun sürmezdi. Demek ki,bu aniden kötüleşen bir kanserdi. Büyük ihtimalle de gırtlak kanseri. Çünkü ne zamandır boğazımda hafif ama geçmeyen bir ağrı vardı ve sanki bu ağrı bazen dişimden kaynaklanmakla beraber aslında tamamen münferit bir olaydı. Dolayısıyla, henüz soğuk su içmeye başlamadığıma göre, bu olsa olsa insana  soğuk terler döktürecek bir gırtlak kanseri olabilirdi. Tıbbın bu kadar kısa sürede teşhis koyacak imkanı belki yoktu ama her insan kendinin doktorudur varsayımından hareketle ben hemen kendime teşhisi koyuyordum.

Oysaki üç yıl tıbbi mümessillik yapmış biri olarak,bu yöntemin, sadece bir düşünce bile olsa,yanlış olduğunu bilmem gerekiyordu.Biliyordum da aslında. Yapmadığım, inanmamaktı sadece. Bu düşünce canımı sıkmakla beraber, kalp krizi riskini atlatmış olmak beni rahatlatmıştı. Neticede ikisi de ölüm demekti ama hiç hazırlıksız, kalp krizinden ölmek yerine,hazırlıklı olarak gırtlak kanserinden ölmek daha az üzücü gibiydi! Kaldı ki, bir dersanede öğretmen olan ve ismen tanıdığım birisi gırtlak kanserinden ameliyat olmuş ve düzelmişti. O saatte,devlet hastanesi aciline gitmekle, sabahı bekleyip, yakın bir ilçedeki tanıdık doktora gitmek arasında kararsızdım.

Acile gitsem, acil olarak ne yapılabilirdi ki? Kalp krizi geçirmiyordum ne de olsa. Gırtlak kanserinin de acilde tedavisi yoktu! O anda, yine üç yıllık ilaç firması deneyimim süresince,hep doktor ve eczacıların arasında olan ve pek çok hastalıkla ilgili ilaçları doktor ve eczacılara çalışan biri olmama rağmen,hastalık hissine kapılmadığımı düşündüm bir kez daha.Belki de,her an doktor ve eczacıların yanında olmak ve imkanların, muhtemel bir hastalık durumunda teşhis ve tedaviye müsait olmasının verdiği rahatlıkla, yada, çok çalışmanın getirdiği koşuşturmaca nedeniyle vakit olmadığı için. Kafamda büyüttüğüm konulardan birisi,sosyal bir güvenceye sahip olmak idi. Devlet memuru olmanın belki en büyük avantajı özellikle sağlık konusunda sahip olunan avantajlar idi. Doktora gitmek için para gerekmiyor.

İlaç almak için para gerekmiyor. Ama özel sektörde,en azından benim ilaç mümessili olduğum firmalarda, tedavi yerimiz SSK hastaneleri idi ve bir nedenle yatacak olsak, firma maaştan kesecekti yatılan kısmın tutarını sosyal sigortalar karşılayacağı için. Kaldı ki,özel sektörde çalışma sürekliliğinin garantisi pek çok nedenle pek de mümkün değildi. Arkadaş evlendikten bir hafta sonra işten çıkarılmıştı. Sonra, tekrar kafamdan geçirdiğim bilgilerle yeni bir ihtimal üzerinde durmaya başladım. Tamam,bu durum kalp krizi değildi ama belki de ritim bozukluğu idi ve bunun tespit edilmesi ve ona göre bir tedbir alınması faydalı olabilirdi.Bu düşünce ile, tekrar acile gitme düşüncesi kafamda ağırlık kazanmaya başladı. Ve ağırlık kazandıkça da, ben o ağırlık altında ezilmeye başladım.Henüz 34 yaşımı bitirmemiştim ve şimdiye kadar da böyle bir şey yokken, kalbimin birden beni yarı yolda bırakma niyeti, beni rahatsız ediyordu. Nerdeyse kalbimi, bir kişi yerine koyup ona darılacaktım bana hazırladığı bu tatsız sürprizden dolayı.

Ritim bozukluğu ihtimali,belki adında bile bozukluk olduğu için beni, kalp krizi riskine göre daha fazla rahatsız ediyordu aslında. Kalp krizinde, hele benim yaşımda, ilk krizde gitmek pek mümkün değildi ne de olsa. Üçe kadar hakkım vardı ve ben de hepsini kullanmak isteyecek karakterde birisiydim. Ama bu ritim bozukluğu denen olay,adeta in mi cin mi ne olduğu belli olmayan bir durum gibi geliyordu bana. Tüm bunları yaşarken, aynı zamanda, hem 34 yaşına kadar gayet sağlıklı yaşadığım ve başkalarına göre çok ama çok da şanslı olduğumu düşünerek de,kendime acımamın, başkalarına haksızlık olduğunu düşünüyordum ve de pek çok insanın çeşitli nedenlerle genç yaşta ölmüş olmaları gerçeğini baz alarak, zaten yeterince de yaşadığımı düşünüyordum.

Her ne kadar bu yeterince nin içini dolduramasam da durum buydu. Galiba kabullenmekte zorlandığım ölmek değildi de, çocukluğumdan beri hep korktuğum nefessiz kalarak ölmekti. Bu korkunun ne zaman başladığına kesin emin olmamakla beraber, babamın köydeki okul müdürlüğü sırasında bir gün, ilkokuldan arkadaşlarımla koşuşturmaca oynarken düşmüş ve epey bir mesafe sürüklenmiştim ki, durduğum anda bir gram nefes alamıyordum. Bir an, kendimi bilmez, hissetmez bir şekilde öylece kalakaldığımı ve sonra, sanki havadan söküp alırcasına oksijeni ciğerlerime doldurduğumu hatırlıyorum. O nedenle, Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi sözünün anlam ve önemini çok iyi bilirim. 1999 yılında iken,2000 yılını görebileceğim mi acaba diye düşünüyordum. Tarih atarken 2000 yazmak kısmet olacak mıydı? Oldu çok şükür. Sonra aslında 21.nci yüzyıla 2001 yılı itibariyle girileceğini öğrenince, onu beklemeye başladım. Onu da gördüm çok şükür. Eh artık 20.nci yüzyılda doğmuş ve de 21.nci yüzyılı görmüştüm. Daha ne istiyordum ki?

Kendi kafamda, tüm bu düşünsel fragmanları izlerken,sabah ezanı okundu. Oruç başlamıştı.Kararım,sabah yakın ilçedeki tanıdık doktora gidip bir görünmekti. Arkadaşın külüstür taksisi apartmanın yanına geldi ve ben de ağır ağır, sanki elimi çeksem düşecekmiş gibi kalbimi tutarak merdivenlerden indim. Babam ön
tarafa oturdu. Ben,arka koltukta,cam kenarına iyice yaklaşarak,kafamı da sola dayadım.İşte gidiyorduk ama sanki doktora değil de mezara götürüyorlardı beni. Sabaha kadar beklediğim için kendime kızıyor ve yolun yarısına gelmeden aniden öleceğimi düşünüyordum. Ve ölümü,ne olduğunu tanımlamaya çalışıyordum. Hep zaman zaman düşündüğümü ama hiç de kalbimde ve zihnimde ona bir yer vermediğimi, onu tanımlamadığımı fark ettim. Hep düşünmüştüm zaman zaman ama nedense hep başkalarına yakıştırmıştım.

Ölümsüz değildim elbette,ama sanki herkes ölecek ve ben en son bu duyguyu tadacaktım. Şimdi ise, onu tanımladıkça ona yaklaştığımı hissediyor ve bu nedenle tanımlamaktan vazgeçmek isterken, tanımsız kalmasının da aynı ölçüde beni rahatsız edeceğini hissediyordum. Hava, puslu idi. Bu da ortama en uyan durumdu, çünkü içinde bulunduğum durumla bir tezat oluşturmuyordu. Ve tezat oluşturmaması da,durumu daha gerçek bir hale getiriyor ve moralimi daha da bozuyordu. Sağ elim hala kalbimin üzerindeydi. Hiç ses gelmiyor gibiydi. Sanki durmuştu ama ben artık farklı bir gerçeklikte ve boyutta bir insan olarak, kalp çalışmadan da belli bir müddet yaşayabilen biriydim. Belki birazdan, ama,kesinlikle tanıdık doktora ulaşamadan hayatım son bulacaktı ve taksi park ettiğinde, taksici arkadaş ve babam arkaya dönüp baktıklarında, yüzünde hafif bir tebessüm kalmış olan cansız bedenimi bulacaklardı. Cansız bir bedende, canlı,hafif bir gülüş!

Önce, taksiyle,aynı ilçede eczanesi olan kız kardeşimin eczanesine gittik. O da bizi bekliyordu. Taksiye bindi,tanıdık doktoru bulmak için hastaneye vardık. Şansımıza doktor bayan da,kapıda idi. Gülümseyerek karşıladı bizi. Bu gülümseme eylemi bugün gözüme batan bir durumdu. Her gülüş fiziksel olarak birbirine benziyordu, tıpkı insanlar gibi ama her birinin anlamı birbirinden farklı idi, duygular gibi. Biz kimdik acaba,fiziksel beden mi yoksa duygusal biz mi?  Fiziksel bedenin çektirdiği acılar ve yarı yolda bırakma ihtimali daha fazla olduğu için her ne kadar kendimi duygusal bene yakın hissetsem de, duygusal ben de bana çok acılar çektirmişti zamanında. Demek ki ikisi de olmamak lazımdı! Hastanenin köhne görünüşü moral vermekten çok uzaktı ve doktor tanıdığın basık, küçük muayene odası da ayrıca moral bozucu idi. EKG çekilmesi için bizi gönderdi. EKG çekilecek yer,bana morg gibi geldi. Masaya uzandığımda sanki adeta musalla taşına uzanmıştım.Biran bütün bunların bir gerçek olamayacağını düşündüm. Elime bir kağıt tutuşturuldu. Durum ne kadar gerçek dışı gibi görünse de, kağıt oldukça gerçekti.

Üzerindeki zig-zaglı çizgiler adeta kalbimin değil de durumumun ve belki de tüm hayatımın göstergesiydi. O anda yolda ki bir durum aklıma geldi, taksiyle gelirken, her an için hayatımın bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmesini bekliyordum ama beklediğim film bir türlü başlamıyordu. Halbuki gece sabaha kadar tanıtım fragmanlarını seyretmiştim. Matine ne zamandı acaba? Galaya kimler gelecekti! Doktor tanıdık bayan, EKG ye baktı sonra on-onbeş Dakika beni muayene etti. Nefes alışımı, kalbimi dinledi. Her şey normaldi. Peki beni oluşturan her şey normaldi de bu anormallik nereden kaynaklanıyordu? Yine de tanıdık doktora güvendiğim, çocukluk arkadaşım olduğu için kendimi rahat hissettim diyecektim ki
yine kalp sanki ona rağmen duracak gibi oldu ve sanki yine nefes alamıyordum.

Bu durumu kendisine ilettim, cevaben bir sakinleştirici yazdı. Hastaneden ayrıldık, eczaneye geldik. Evden musalla taşına oradan mezara planı yaparken, doktordan eczaneye, teşhisten tedaviye doğru yol alıyordum.Umduğum değil ama bulduğum buydu. Kız kardeşim yemek ısmarladı. İlaç alacağım için oruçtan vazgeçmiştim. Taksici arkadaş işi olduğu için beklememişti. Trenle dönecektik. Koşturduk ama kalkmak üzere olan trenin sadece düdüğüne yetiştik. Bir sonraki tren 45 dakika sonraydı. Beklemeye başladık. Beklerken,bir süre istasyonun duvarına kesme taşlar monte eden işçileri izledik. Hava aniden yağmaya başlayacak gibiydi. İki dakikaya bir saate bakıyordum ve bu arada da o ana kadar yaşadıklarım ve elde ettiğim bilgilerle beraber, hayatı ve o hayatın içindeki kendimi tekrar ve doğru bir şekilde yorumlamaya çalışıyordum. Ama eğer doğru düşünemiyorsam nasıl doğru bir yorum yapabilirdim ki?  Etrafta, gittikçe artan ve treni bekleyen kalabalığı izlemeye başladım. Orda görevli şişman polis dikkatimi çekti. Kim bilir onun da sağlığı ile ne gibi şikayetleri olmalıydı. Ona bakarken, dört yıl önce görev yaptığım yerdeki bir başka kilolu polis geldi aklıma. Acaba şimdi ne yapıyordu? Güzel kızlara baktım.

Yaş 35 olmak üzereydi. Yani 34 bitecekti. Bunca yıl nerde nasıl geçmişti? Düzensiz bir hayatın getirisi de düzensiz bir sağlık olacaktı kuşkusuz ama nedense o kadar da düzensiz bir sağlığım olmamıştı. Tam tersine, dişlerimdeki dolgular ve bazı metal dişlerim ve de üstten dökülen saçlarım hariç, herhangi bir sıkıntı yaşamamıştım. Doktora dahi bir iki kez mide şikayeti dışında gitmemiştim. Televizyonda gördüğüm pek çok insan ve de küçük yaştaki çocukların yaşadığı sağlıkla ilgili şikayetleri düşününce,sağlık yönünden adeta cennette olduğuma inanıyordum.Peki bu başıma gelen cehennem sıkıntıları da neyin nesiydi? Tren yolculuğu hoşuma gitti.Yıllar var ki trene binmemiştim.İnsan kendini o demir yığını içinde güvende hissediyordu.Tam bu sırada aklıma o hatta meydana gelen kaza geldi.Kız kardeşimin hemen her gün kullandığı bu hatta,dört beş ay önce, bir kaza meydana gelmiş ve üç kişi ölmüştü.Ve o kazanın bir gün öncesi aynı saatlerde kız kardeşim ve o sırada bizde olan,üniversitede okuyan kardeşim o trenle eve gelmişti. İstasyonda trenden inip, tıka basa dolu dolmuşa bindik.Hava tamamen kararmıştı ve dükkanlar ışıl ışıldı. Herkes tatlı bir telaş içinde evine ulaşmaya çalışıyordu. Tam dolmuştan indiğimizde cep telefonum çaldı.Annem ev telefonundan arıyordu, merak etmişti. Az sonra evdeyiz dedim.

Annem,kucağında yeğenimle,kapıda karşıladı bizi. Beni tekrar karşısında görmekten dolayı tatlı bir sevinçle gülüyordu. Sarıldı,öptü,babam yeğenimi kucağına aldıktan sonra. Yemek hazırdı. Biliyordu benim eve gelir gelmez, aç olduğum için hemen yemek istediğimi. Çayı bile koymuştu,birazdan gelirler diye düşünerek. Güzel düşüncelerin gerçek olması ne güzeldi doğrusu. O gece, kabus yeniden başladı. Bu sefer henüz daha yatmamıştım ve saat henüz gecenin 01 i idi. Hem devlet hastanesi aciline gitmek için şiddetli bir istek duyuyor ama hem de daha yeni kontrolden çıkmış bir insan olarak, evdekileri rahatsız ve hatta huzursuz etmenin doğru olmayacağını düşünüyordum. Ve sonra birden vücudum kontrol edemediğim bir şekilde titremeye başladı.Kendimi gittikçe daha güçsüz hissetmeye başladım. Artık sonumun geldiğini ve öleceğimi düşünüyordum. Daha doğrusu düşündüğümü sanıyordum çünkü artık o anda hiçbir şeyden emin değildim. Gerçek olan tek şey gerçek bir şeyin olmadığı idi.

Ve o anda bu gerçek beni korkutuyordu. Tamam diye düşündüm, sebep ne olursa olsun ölüyordum.Keşke o ana kadar ölümü daha sağlıklı irdeleyip, sağlam temeller üzerine oturtmuş olsaydım diye hayıflandım kendi kendime. Öyle bir andı ki, hadi doktora götürelim seni deseler bile kıpırdayacak durumda değildim. Bir ara,bir çaba ile iki çorabı giydim ki,sanki iki yıl taş taşımış kadar ilaveten yorulduğumu hissettim.Somyada oturur bir vaziyetteydim ve artık ayağa kalkmamın mümkün olmayacağına inanmıştım. Kafam, bir yandan neler hissettiğimi algılamaya çalışırken bir yandan da ne oluyor olabileceğini yorumlamakla meşguldü. Benimle ilgilenecek bir durumda değildi yani! Ben! Ben kimdim o anda yada o andaki kim bendi?

Atomun parçalanamayacağı ve maddenin temel yapı taşı olduğu düşünülüyordu. Ben de, hep sağlıklı kalacağımı ve zamanın geriye doğru aktığını düşünüyordum! Gözlerimin önünden geçmesi gereken film ya tab edilirken yanmıştı ya da benim göremeyeceğim bir yerden geçiyordu! Belki de o anda o filmi etrafımda olan insanlar izliyordu ve üzüleceğimi düşünerek bana izletmiyorlardı! Üzülürdüm görseydim eğer çünkü koskoca 34 yılı boşa harcamıştım. Acaba hangi boşluk daha büyüktü,şu anda içinde bulunduğum mu yada yoksa 34 yıllık hayatım mı? Tavuk mu yumurtadan çıkmıştı yoksa yumurta mı tavuktan? İşte durum bu kadar da berbattı. Artık kontrolümü tamamen kaybetmiştim ve göz yaşları olmadan adeta ağlıyor ve ne oluyor bana diye soruyordum. Bu sorunun muhatabı etrafımdaki annem, babam değildi, ama sanki ben de değildim. Kız kardeşim sabah erkenden kalkıp işine gideceği için onu uyandırmadık.

Yeğenimle birlikte içerde yatıyordular. Şu son iki güne kadar her şey ne kadar da güzeldi yada en azından ne kadar da sağlıklıydı! Boşa geçen hayat sağlıklı bir hayat olmasa gerek ama en azından sorun çıkarmayan bir vücut o an için yeteri kadar sağlıklı bir hayat anlamına geliyordu. Yazın aniden rahatsızlanıp, yayladan, ildeki devlet hastanesi aciline getirilmiştim ama orda sebep belli olmuştu ve sebep vücudun kaptığı bir iltihaptı. İğneden korktuğum için kombine antibiyotik tedavisi ile o dertten iki haftada kurtulmuştum. Ya bu dertten ne zaman kurtulacaktım? Belki de dert benden kurtulmaya çalışıyordu! Bir süre için hayat, durdu, kalbin monitördeki düz çizgisi gibi düz bir çizgi haline geldi. Çay geldi aklıma.Şu durumdan çıkar çıkmaz bir çay içeyim dedim. Yine gece yemeği yenecekti nede olsa ve çay da demlenecekti. Bu karışık duygular ve hisler arasında, düşle gerçek bir ortamdan tekrar varolduğumu hissettiğim ve içinde beni taşıdığım bu ortama döndüm. Sanki bir uzay gemisi ile, uzun bir yolculuktan dünyaya dönerken, oluşan ivmeden dolayı bir müddet bilincimi yitirmiştim ve oluşan, tanımlayamadığım geçici bilinç de bana bu tatsız durumları yaşatmıştı.

SÜRPRİZ
Bilgisayarın başına geçip,internete bağlandım. Nerden aklımda kalmış hatırlamıyordum ama psikolojik bir rahatsızlık olabilir düşüncesiyle araştırma yapacaktım. Arama motoruna,yaşadığım belirtileri tek tek girmeye ve bu belirtilere neden olan psikolojik kökenli rahatsızlıkları taramaya başladım. Bu çabanın beni götürdüğü sonuç, adı bana çok da ilginç gelen ve belki de hiç tahmin edemeyeceğim (çünkü daha önce hiç duymamıştım) bir rahatsızlıktı : Panik Atak. İsmi görünce gülümsedim. Neden? Bilmiyorum.
Tekrar tekrar baktım isme. Yazılışına. Kulağa nasıl geldiğine. Ne de olsa herkese açıklayacaktım bu bulgumu ve önce neye benzediğini, kulaktaki etkisini ben test etmeliydim. Şirin bir görünüşü ve sempatik bir kulağa gelişi vardı. Sanki duyan,ah keşke ben de bu hastalığa yakalansam diyecekti.

Artık arama motorları, belki de şimdiye kadar hiç yapmadıkları yoğunlukta içinde panik atak geçen yazıları tarıyor ve benim ekranıma getiriyorlardı. Her gelen yeni bilgiyi yutarcasına okuyor, arada bir de ne olur ne olmaz diyerek, başka bazı konulara da yine bakıyordum. Karar vermek zordu, tekrar kalple ilgili bazı konulara baktım. Daha önceden kaydettiğim bazı yazıları okudum. Kalp, ritim bozukluğu, göğüs sıkışması, ve belki yazdan kalma bazı endişelerle, iltihabi durumların neden olabileceği rahatsızlıkları ve sonuçta yaratabilecekleri durumları bir kez daha gözden geçirdikten sonra kararımı bir kez daha verdim.

Şirin ve sempatik bir rahatsızlığım vardı: Panik atak. (Sonradan,teyzemin kızına gönderdiğim emaillerimde bu hastalığı patak olarak kısalttım.) Daha önce hiç tatmadığım tatsızlıkları yaşatan bir rahatsızlığın,daha önce adını hiç duymadığım bir rahatsızlık olması aslında şaşırtıcı olmamalıydı. Ama artık her şey öylesine karışmıştı ki, bu saatten sonra algıdaki geçici farklılıkların sebebini ve sonucunu analiz etmenin çok da faydası yoktu ve bu noktada bu analizin bir profesyonel tarafından yapılması zamanı gelmişti : Ertesi gün,öğleye doğru berber arkadaşın dükkanına gittim.Doktor olan eniştemin bir arkadaşı üniversite hastanesinde psikiyatr idi ve bana onu gidip görmemi ve onunla konuşmamı söylemişti. Üniversite hastanesi berber arkadaşa yakındı ve saat 16 dan sonra,yürüyerek oraya gittik. Hastanede görevli temizlikçi bir arkadaş vardı. Cepten onu aradık,geldi kapıdan aldı beni, uzun koridorunu boydan boya geçip,asansöre bindim ve adı verilen doktorun poliklinik yaptığı yere geldik. Temizlikçi arkadaş,doktoru buldu ve koridorda ayak üstü tanıştık. Temizlikçi arkadaşa, beni görüşme odasına almasını söyledi. Arkadaş beni o odaya götürdü.Bu kata çıkarken bindiğim asansörün yarısı kadar bir yerdi. Can sıkıcı bir sadeliği ve bu sadeliğin hiç de alakasız bir şekilde odaya kattığı,işe yaramaz bir yermiş imajı vardı.

Belki de hastalar, doktoru beklerken can sıkıntısından pencereden atlamasın diye pencere yoktu. Az sonra doktor içeri girdi. Ayağa kalktım, o sırada doktor kapıya, Görüşme var, Girmeyin yazısını taktı ve kapıyı örttü. Tekrar merhabalaştık. Doktor,masasına geçmek yerine,benim karşımdaki koltuğa oturdu.Belki de masasına geçerek otoriter bir tavır sergilemek yerine, karşıma geçerek daha arkadaşça bir ortam oluşturmaya çalışıyordu. Konuşmaya öylesine başlarken,kapı açıldı ve yaşlı bir nene güler bir yüz ifadesiyle, dolaptan battaniye almak istediğini söyledi. Doktor Sonra teyzeciğim dedi. Demek ki benim karşı çaprazıma gelen yerdeki gömme dolapta yedek battaniyeler vardı. Tam bu sırada elimde olmadan, otelde çalıştığım zamanlar aklıma geldi.Orada da, bazen üşüyen müşteriler yedek battaniye isterlerdi ve biz de kat ofisinden onlara verirdik. İlk önce, enişteden bahsettim doktora, enişteyi tam olarak hatırlasın diye,onlaraçocukluk zamanlarında,beraber top oynadıklarını hatırlattım.

Sanki,ben doktora terapi yapıyordum ve onu çocukluğuna döndermiştim. Doktor, genç ve sürekli kaşı gözü oynayan biriydi. Tik vardı demek ki. Konuştuk, ben sordum bazen o cevapladı.Osordu bazen ben cevapladım. Sonra kalktı ayağa, masasının arkasına geçti. Kağıtnkalem çıkardı. Ha, demek ki görüşme daha yeni başlayacaktı. Artık sorular beylik(herkese sorulduğunu tahmin ettiğim)ve yanıtlar da not alınıyordu. Sanki, her sorunun cevabına göre bir puan vardı ve o puanların toplamına göre de karar verilecekti. Bir ara kendimi,doktorun hareketlerini izlerken buldum. Aklımda, eniştenin onun hakkında anlattığı bir olay vardı.Bir kızı çok sevmiş ve kız onu bırakıncakendine çok üzülmüştü.Bu düşünce ile doktorun tiki örtüştü ve cevabı bulunmuş sorunun verdiği ferahlık ile artık doktorun tiki pek de rahatsız edici görünmemeye başladı. Hatta sanki o yaşanan olay nedeniyle böyle bir tikin olması gerekiyordu ve olmasaydı sanki rahatsızlık verecekti. Dostça sohbete göre daha uzunmuş gibi gelen ama daha kısa olduğunu tahmin ettiğim profesyonel sorular faslı bittiğinde, doktor,içine düştüğüm durumun gerçekten de panik atak olduğunu ve ilaç yazacağını,ayrıca iki haftada bir görüşmemiz gerektiğini söyledi.

Beraber, uzmanlık alan diğer arkadaşları ile bir arada bulundukları odaya gittik ve ilaçları yazdı.Hava kararmıştı ve benim durumum da biraz karanlık gibiydi çünkü iki gündür üst üste yaşadığım sıkıntıları bu gece de yaşamak istemiyordum. Zaman da yaklaşıyordu her geçen dakika. Doktora bunu sorduğumda, ilaçları aldığım taktirde böyle bir sıkıntı yaşamayacağımı söyledi. Bu bana ümit verici geldi ama inandırıcı gelmedi çünkü hemen ilaç alır almaz sonuç alınmaz diye düşünüyordum.Hastane kapısına geldiğimde kız kardeşim aradı cepten ve ben de kendisine ilaçların isimlerini söyledim. İki ilaç yazılmıştı. Tamam dedi kız kardeşim Ben gelirken getiririm. Bir tanesi o sırada kendisinde yokmuş ama diğer eczanelere soracaktı. Bu da moralimi bozdu, topu topu iki ilaç yazılmıştı ve biri de eksik olursa,bu gece de aynı sıkıntıları yaşamama ümidim daha da azalacaktı.Sağlık olsun diye düşündüm her şeye rağmen.Nede olsa elim ayağım tutuyordu(o sıkıntı sırasında tam da tutmasa bile) ve gözüm görüyor,kulağım duyuyordu.Kör topal değildim kısacası ve fiziki bir durum da yoktu ameliyatlık.

O anda ,yazın bir gece ansızın yayladan,ildeki devlet hastanesi aciline getirilirken düşündüklerim aklıma geldi.İnşallah,yatırmazlar ve ameliyatlık bir durum yoktur diye düşünüyordum.Gecenin,kelimenin tam anlamıyla kör karanlığında,eski model arabamızla yayladan ile doğru yol alırken,sanki gecenin
gözlerini de ben almışım gibi,detaylı ve farklı bir algılama içine girmiştim: Öncelikle,arabayı kullanan babamı izledim bir müddet.Ben,arabanın arka koltuğunda ve onun geri çaprazında idim.Emekli matematik öğretmeni idi babam.Saçlar beyazlaşmış,üstten biraz açılmış,ama benimkiler kadar değil.Numaralı gözlüklerinin arkasından,pür dikkat yola bakan,gözlüğü numaralı ama kendisi hiç numara yapmamış ve dürüstlüğü ile bize hep örnek olmuş bir baba.Okul yıllarında,yabancı dil olarak İngilizce dersi almak istemiş ama
kimsesiz olduğu için Fransızca sınıfına öğretmenleri tarafından yazılmış bir öğretmen.Ona yapılan bu haksızlık olduğuna inandığım davranışı hiç unutmadım nedense.O yaşamış,ben ondan dinlemiştim.Ama,unutmamıştım.

Arka koltukta hemen sol tarafımda,kız kardeşim vardı.Eczacı olduğu için,belki  bir faydası olur düşüncesiyle o da gelmek istedi.Çocuğunun yanında kalmak yerine,rahatsızlanan abisiyle,gecenin bir yarısı yola çıkmayı tercih etti.Yorgun olduğu için,başını sol tarafta cama dayamış,gözlerini kapatmıştı ve büyük ihtimalle de aklında,hayatın,hepimizin eline zorla tutuşturduğu meşgaleleri vardı.Arka koltukta hemen sol tarafımda,kız kardeşim vardı.Eczacı olduğu için,belki bir faydası olur düşüncesiyle o da gelmek istedi.Çocuğunun yanında kalmak yerine,rahatsızlanan abisiyle,gecenin bir yarısı yola çıkmayı tercih etti.Yorgun olduğu için,başını sol tarafta cama dayamış,gözlerini kapatmıştı ve büyük ihtimalle de aklında,hayatın,hepimizin eline zorla tutuşturduğu meşgaleleri vardı.Ön tarafta,babamın yanındaki koltukta,üniversitede endüstri mühendisliği okuyan ve tatile yanımıza gelen erkek kardeşim bulunuyordu.O da düşünceliydi.Yolun,zaman zaman oldukça yoğunlaşan sisi,zaten insanın ferah hisler içinde olmasını engelliyordu.

O da,yaylada kalmak yerine,abisinin yanında olmayı tercih etmişti.Peki ama yaylada kalıp da gelmeyen annemin tercihi başka mıydı? Hayır.Annem de gelmek istedi ama tabi ki evde uyuyan küçük bir bebek ve ayrıca bir de memleketten gelmiş olan kardeşinin kızı vardı Ben arabanın içinde,acı çekiyor olmama rağmen,tekerin her dönüşünde,motora giden her damla benzinde,çareye doğru biraz daha yaklaşıyor olmanın verdiği rahatlığı aynı zamanda, ya orada yatmam gerekirse,ameliyat olursam endişesiyle pay ediyordum.Arabada çok az konuşma oluyordu ve bu anlardan birinde,eğer önemli bir şey yoksa ve tekrar geri dönmek kısmet olursa,dönerken iyi bir yerden tatlı ya da pasta alayım sizlere dedim.Hastanede,önemli bir şey olmadığı anlaşılıp da geri dönerken,geç bir saat olduğu için yolda açık tatlıcı bulamadık ama benim
hissettiğim rahatlığı eğer onlar da paylaştıysa(ki eminim paylaştılar) işte o çok tatlıydı o anda.

Yayla evinin kapısında annem karşıladı bizi,beni tekrar karşısında,güler yüzle görmenin mutluluğu ile sarıldı.Bir kabusun üstesinden gelmiştik ailece.Bir korkuyu yenmiştik.Yine de,dönüş yolunun,giderkenkinden çok daha sisli olduğunu da söylemek zorundayım,bizim alt ettiğimiz karanlıkları,yayla yolu henüz daha
yüreğinde taşıyordu ve taşıyacaktı da,ta ki sabah olup güneş ortalığı tamamen aydınlatana kadar.İşte,insan olmanın,daha da önemlisi belki,aile olmanın güzelliği buradaydı,bir araya geldiğimiz,el ele verdiğimiz zaman,güneş kadar aydınlık ve sıcaktık.Tüm bunları düşünerek,rahat bir uykuya daldım.
Berber arkadaş dışarıda bekliyordu,yürüyerek tekrar onun dükkanına geldik.Onda,ilaçlardan bir tanesinden bir adet vardı.Onu bana verdi ve dükkanı kapattıktan sonra,dolmuşa binip bir mağazadaki restorana yemeğe gittik.Yemek bitimi ilacın yarısını aldım ve sonra geze geze mağazadan çıkıp yürüyerek bize
doğru gelmeye başladık.Yolda benim midem bir tuhaf oldu.

Acaba oda mı panik atak geçiriyordu? Sokağa girdiğimizde,arkadaştan müsaade isteyip hızlı adımlarla apartmana ulaştım ve merdivenleri koşar adım çıkarak,kapı açılır açılmaz kendimi lavaboya attım. Evde,annem babam ve amcamlar vardı.Arkadaş da koltuğun birine oturmuştu.Biraz sonra kız kardeşim ve enişte de geldiler.Enişte,Cuma günü olduğu için,görev yaptığı yerden hafta sonu tatiline gelmişti.Ev kalabalık olduğu ve vakit de zaten geçtiği için berber arkadaş müsaade isteyip kalktı.Biz,evdekiler,çay içip sohbet ettik.Kız kardeşim,kendisinde olmayan diğer ilacı da bulmuştu.İlaçları verdi bana.Ben,iki gecedir yaşadığım sıkıntıyı tekrar yaşama korkusu ile, ilerleyen saate bakıyordum yine ikide bir. O korku ile hemen diğer ilaçtan da bir tane aldım.İlkinden yarım aldığım için (ki doktor öyle söylemişti) biraz moralim bozuktu.

Doktora rağmen,yarım değil de bir tanemi alsaydım diye düşünüyordum ama o zaman da doktora gitmenin ne anlamı kalacaktı eğer kafama göre davranacaksam? Hem bir yandan tekrar aynı rahatsızlıkları yaşayabilecek olmanın verdiği sıkıntı ve hem de her işi uzmanına bırakma gerekliliğine olan inancım ama iş kendi sağlığıma gelince bu konuda düştüğüm çelişkinin yaşattığı iç huzursuzluğu ile sakin olmaya çalışıyordum.Sakin olmak mı? Böyle bir panik atak durumunda mı? Bir tam aldığım ilaç,hemen etki gösterecek olanmış ve yarım aldığım diğeri ise belli bir süreç sonunda etki etmeye başlayacakmış.Demek ki,bu gece iki çeşit ilaç almıştım ama sadece birinden fayda olacaktı eğer olursa.Ve oldu.

DÜŞ BANYOSU
Uykuya daldığımda yıl 2002 idi ve aylardan Ocak! Önce yıl silindi,onunla beraber ay da.Yattığım yer evimizin salonundaki somya idi. Düşte kalktığım yer sonsuzla çevrili geniş bir mekan.Isının çok hoş olduğunu ve düşteki atmosferi oluşturan her şeyin emrime amade edildiğini hissediyordum.Düşler aleminde pek çok yeri gezmiştim ama burası daha önce hiç gelmediğim bir yerdi.Önce şöyle bir etrafıma
baktım.Gözlerimi yormayacak bir ışık tonu ayarladım bakışlarımla.Ortalık hafif loşlaştı.İstediğim anda parlak,hissettiğim anda loş.Şimdi her anın tam detaylarını hatırlamadığım bu düş banyosundan kesitler şöyle : Düz bir arazide,ayakta duruyordum ama sanki kuş tüyü yatakta yatıyor gibi bir his
taşıyordum.Biri vardı yanımda, o da orada olduğu için çok daha mutlu olmuştum.Kim olduğunu göremiyordum ama.

Gece sakin geçti.Uyudum zaten.Ama sadece gece değil.Öğleden sonra ancak kendime
gelebildim.O hemen etki gösteren ilaç aynı zamanda çok da fazla uyku veriyordu.Her yanım ağrıyordu adeta.İlaçtan dolayı değil tabi ki,büyük ihtimalle çok yatmaktan dolayı.Evet,doktorun dediği olmuştu ve tekrar o sıkıntıları yaşamamıştım.Bu sevindirici idi ama hemen ardından aklıma gelen ise bu gece için
bu durumları yaşayabilecek olmamdı.Yine de dün geceki kadar endişe etmiyordum artık.En az inandığım dün gece bir şey olmadıktan sonra,artık bundan sonra bir şey olmaz diye düşünüyordum.Hem zaten gün geçtikçe ikinci ilaç da etki eder duruma gelecekti.Artık kafam rahat olmalıydı.İki ilacın propektüslerini
de,birkaç kez daha tekrar tekrar okudum.İnternete bağlanıp oradan da etken maddeleri ile ilgili bilgi bulmaya çalıştım.

Panik atakla ilgili bir iki Türkçe site buldum.Oradaki yazıları okuyunca kendi halime şükrettim çünkü orada anlatılanlara göre benden çok çok daha kötü durumda olanlar vardı.Ben,hemen konulan teşhis ve başlanan tedavi ile şu andaki duruma göre süreci sorunsuz yaşamaya başlamıştım.Bu sitelerde kimileri ilaçtan fayda görmediğini,kimileri çok çok sıkıntılar çekmekte olduklarını söylüyorlardı.Ben de kendi durumumu yazdım ve şu anda bir sıkıntım kalmadığını belirttim.Hemen bir gün sıkıntı yaşamamakla karara varmak doğru değildi belki ama şu anda bir sıkıntım yoktu. Panik atak,tedavisi normalde sürekli olması gereken ve iyileştiğini sanan insanlarda bir anda tekrar ortaya çıkabilecek bir durum olarak anlatılıyordu.Bu iki tespit de hiç hoşuma gitmedi doğrusu.Ömür boyu ilaç almak ve ama iyileştim diye düşünürken tekrar aynı sorunları yaşabilecek olmak!

Pek uçurtma uçurmadım ama düşünüyorum da,bu rahatsızlık da,tıpkı uçurtma tam istenen yüksekliğe çıkıp,orada tatlı tatlı salınırken,birden ters bir rüzgarla tepe taklak olması gibi,insan da,her şeyin yolunda olduğu bir anda bir de bakıyor ki,bir çukura düşüvermiş.Zaman zaman,dev bir kuyu düşünürüm, rahatsızlığım ortaya çıkmadan çok önceden beri vardır bu düşünce,adeta bir futbol sahası genişliğinde,yuvarlak ve birkaç kilometre içine kadar görülebilen bir kuyu, iç yüzeyinde de metal basamaklar ve bu basamaklara tutunarak içine doğru indiğimi düşünürüm,benzetmek gerekirse,o demir basamakla bir anda kağıda dönüşüp yırtılı yırtılıveriyor.O,futbol sahası genişliğindeki alan,bir su borusu kadar daralıp sizi sıkıyor,birkaç kilometrelik derinlik,tam da sizin boyunuza uygun olacak şekilde kısalıveriyor. Daraldıkça daralıyor ve sonunda,büyük bir basınçla etrafa dağılıveriyorsunuz,ama tabi bize böyle geliyor.

Güneş enerjimiz var ama hiç evimizde şofbenimiz olmamıştı.İlk defa bu yıl alma imkanı bulduk ve servisi çağırdık,çocuk geldi,banyoyu inceledi ve Burası dar,burada olmaz dedi,sonra konu,şofben zehirlenmelerine geldi,bir tespiti vardı çocuğun,bizimle paylaştı: Gaz adamı yavaş yavaş zehirler,sen yardım istemek için bağırdığını zannedersin ama aslında sesin bile çıkmaz dedi.Yukarda paylaştığım hisler de buna benziyor,bize öyle geliyor ama aslında dışardan bakan hiç de öyle görmüyor.Keşke biz de dışardan bakabilseydik! Neticede tüplü şofbenden vazgeçtik ve elektrikli termosifon aldık. İki tane ilaç verilmişti bana ve bunlardan bir tanesi,ilk başta olayı kontrol altına alması planlanan ve bağımlılık yapan bir ilaçtı,uzun yıllar karşılıksız aşk acısı çekmiş ve bağımlılığın bu anlamda ne demek olduğunu az çok bilen birisi olarak bu ilk ilacı doktorun tavsiyesinin yarısı oranında kullanmaya başladım ve sonra da gittikçe daha az alarak,azaltıp bıraktım.İkinci ilacı ise,ilkinde doktorun tavsiyesine uymuyor olmamdan dolayı duyduğum mahcubiyetle tam da doktorun tavsiye ettiği gibi kullandım.Halen de kullanıyorum zaten.

İlk ilacın görevi,hem acil önlem olarak krizin tekrarını önlemek ve hem de sürekli alacağım diğer ilaç,kanda belli bir seviyeye ulaşana kadar ortamı kontrol altında tutmaktı. İki ilacı da aldığım ilk geceyi,çok da uzun zamandır hiç olmadığı kadar rahat ve tatlı düşlerle dolu geçirdim.Artık buna sebep sadece ilaçlar mıydı ya da yoksa,tekrar o krizi yaşamamış olmanın verdiği olağanüstü mutluluk mu? Bence o mutluluktu olaya sebep olan,çünkü ilaçları daha zaten yeni almıştım. Tıbbi mümessil olarak görev yaptığım yıllarda,ilk görev yerim olan şirin bir ilde,doktor arkadaşın yanındayım.O polikliniğini bitirmiş ve sohbet ediyoruz.Bu sırada içeri yaşlıca bir teyze girdi. Yaşlıca tabirini kullanma sebebim,teyzenin yaş olarak yaşlı ama görünüm olarak dinç olması.Teyze,doktor arkadaşa rahatsızlığının geçmediğini bildirdi ki rahatsızlığı,bakteriyel bir
enfeksiyondu ve antibiyotik tedavisi verilmişti.

Doktor arkadaşın yazdığı ilacı bir gün önce akşam almış ve bir gün sonra da saat 16 yı biraz geçe doktorarkadaşın yanına gelmiş,rahatsızlığının geçmediğini söylüyor.Yani,tedaviye başlayalı daha yaklaşık olarak 18 saat olmuş.Bir gün bile değil.Doktor arkadaş bu sempatik teyzeye şöyle dedi: Boyacı küpü mü bu,fırçayı daldır çıkar boyansın . Tedavi de bir süreçti sonuçta.Ve aslında,her rahatsızlıkta,vücut tedaviyi de hemen başlatıyordu ama bu her zaman süreci desteksiz tamamlamasına yetmediği için,süreç adını verdiğimiz uzay-zaman diliminde,ek desteklerle takviye gerekiyordu.Bu ek lerin içine,imkanlarımız ölçüsünde ilaç ve hastaneyi ve de insanlığımız ölçüsünde hastaya gösterdiğimiz yakınlığı ilave edebiliriz.Bazen,doktorlar,ilgi göstermiyor diye suçlanır da aklıma gelir,acaba doktora getirdiğimiz hastamıza,hasta olmadığı zamanlarda biz nekadar ilgi gösteriyoruz? Şimdi emekli olan bir öğretmen baba ve henüz ev hanım lığından emekli olamamış bir anne.Gelişme sürecime baktığım zaman,öğretmen baba kadar annemin de bizlere bir şeyler öğrettiğini ve ev hanımı annem kadar babamın da ihtiyaçlarımızı gidermede bizimle ilgilendiğini görmek,bu dengeye ve işbirliğine vakıf olmak beni mutlu ediyor.Zaman,o kadar çabuk geçiyor ki,bazen sevdiğimiz insanları sevdiğimizi fark edemeden,ya onlar ya da biz bu dünyadan ayrılıyoruz.Yıllarca,ana babasına muhalif bir insan olarak,yine onlarla bir aradayken bu sevginin farkına vardığım için kendimi şanslı sayıyorum doğrusu.

İlk günün sabahı(uyandığımız zaman nedense sabah diyoruz ama saat 15 i biraz geçiyordu),gülümseyerek ve biraz da yorgun argın kendime geldim.Nasıl olduğumu sordu bizimkiler.İyi idim.Kahvaltım hazırlandı,yedik içtik,sohbet ettik.Panik atakla ilgili yazılarda,olayın tekrar ortaya çıkacağı beklentisinin yarattığı sıkıntı üzerinde duruluyor ve bunun da bir süreç sonunda depresyona çevireceğinden bahsediliyordu.Şu ana göre kendimi değerlendirdiğim zaman böyle bir tehlike olabileceğine ihtimal vermedim kendim için çünkü çok rahat hissediyordum kendimi ama arada bir saate baktıkça,yine de,acaba belli bir zaman sonra bende de böyle bir paranoya oluşur mu diye endişelendim bir an.

Panik atakla ilgili daha fazla sayıda yazı buldum internetten.Mümkün olduğunca detaylı tanımak istiyordum bu düşmanı ve onu nekadar iyi tanırsam kendimi o kadar iyi savunurum diye düşünüyordum.Bazı sitelerin forum köşeleri vardı ve hislerimi ordaki insanlarla paylaşırken,ordakilerin hiç farklı sitelerden birbirlerini haberdar etmediklerini gördüm ve ben bulduğum bazı sitelerin isimlerini yazdım oraya. (Birkaç gün sonra baktığımda,sanırım o reklamlardan dolayı,benim yazılarım çıkarılmıştı.Bu yaklaşım bana tuhaf geldi.Neticede bir platform oluşturuluyordu ve ticari amaç da güdülmediğine göre,kendi yerlerinde başkalarından bahsedilince bu tepki gösterilmemeliydi.Hatta onların,bu tip  yerleri bulup link vermesi gerekirdi.Aslında.)

Yine berber arkadaşın dükkanına gitmeye başlamıştım ve oraya gelen tanıdığım insanlara panik atak rahatsızlığımdan bahsediyordum ki,sakin bir anda,ilk uyarı berber arkadaştan geldi: Herkese anlatma! . Bu,öyle bir söyleyiştiki,sanki ben deli idim ve bunu milletten saklamam lazımdı.O zaman,insanların niçin psikolojik rahatsızlıklarını saklama ihtiyacı hissettiklerini daha iyi anladım ama ben bu ihtiyaç içinde hiç olmadım,hep paylaşmayı seçtim.

Sormayanlara olduğu gibi, soranlara da anlattım ve bir arkadaş: Ya,aynı belirtiler bende de var deyince sanki yaban ellerde, bir memleketli bulmuş gibi sevindim İkinci ilaç, tedavi edebilir düzeye ulaşıncaya kadar,ona destek olan ilk ilaç beni epey yordu aslında.Çoğu zaman saat 14 ya da 15 ten sonra ancak kalkabiliyor ve de kahvaltı yaptıktan sonra yine zaman zaman uzanıyordum uyumasam da.Acaba işi olanlar nasıl tedavi oluyor diye de düşünüyordum.Bilgisayar ve internet,bu süreçte,konu hakkında bilgi edinmem anlamında bana epey yardımcı oldu.Anlatmıştım ya,yazın aniden rahatsızlandım da ilimiz devlet hastanesi aciline getirildim yayladan diye,o rahatsızlığımda da,belirtilerden yola çıkarak bir teşhis koymuştum(bu çok yanlış bir hareket ve tavsiye etmem) ve bu teşhisim doğru çıkmıştı ama esas durumu acil hale getiren benim tahminen teşhis ettiğim hastalık değil,hiç farkına varamadığım enfeksiyondu.

GEÇMİŞTE KALMIŞ SEBEPLERİN DOKUNULMAZLIĞI VARDIR
Uzun zamandır doğru dürüst bir güneş yüzü görememiştik.Bir ben doğduğum yıl bu kadar yağmur yağmış. Dereler taşmış,topraklar denize karışmış.Bir de bu yıl böylesi şiddetli.Hadi şimdi karar ver, tamam, geçmişte kalmış sebeplerin dokunulmazlığı var ama ders almayınca tekrarını yaşamanın da kabul edilir olduğunu söylemek zor.Belki de,hızlı nüfus artışı ile birlikte,ortaya bir karmaşa çıkıyor ve bu da şehirleşmeden toplumsal düzene kadar her yere yansıyor.Düşünün ki,bir tiyatro oyununda sahneye sürekli yeni oyuncular çıkıyor  ve ama bunların henüz rolleri,replikleri yazılmamış ve sahnede duracakları yer de belli değil. Bu durumda derme çatma bir şekilde dekora ilaveler yapılıyor.Oyun bütünlüğünü kaybediyor. Çünkü,yeni girenler sessiz kalmayacağı için onlara da söz vermek lazım.Böyle ahkam kestiğime bakmayın,34 yıllık hayatımda sadece iki sefer tiyatroya gittim doğrusu.

Kış,çok zor hava koşullarını da,şimdiye kadar olmadığı ölçüde beraberinde getirmişti bu yıl.Hiç alışık olmadığımız şekilde,sürekli yağan yağmurlar ve bu sebebin bir doğal ama insanlara anormal gelen sonucu da suyun,kendinden beklenen faydanın ötesine geçerek bazı noktalarda kalıcı hasarlar vermesi olmuştu.İşte,fizik planda meydana gelen bu hasarların bir yansıması olarak,evlerine su dolan amcamlarda kalan sakat amcamı bize getirdik.Ancak bayramlarda gördüğümüz,bacakları ve ellerindeki sakatlık nedeniyle yürümekte ve ihtiyaçlarını gidermekte zorlanan amcam,diğer amcamın tek katlı ve ihtiyaç giderilen yeri dışarıda olan evinde,ordaki ortama bizce fazla yük olmadan uyum sağlamıştı ama bize geldiği andan itibaren bu durum ortadan kalktı ve aşağı inememekten ve dışarı çıkamamaktan dolayı yarattığı sözsel rahatsızlık yanında,ihtiyaçlarını giderme kusurlarından kaynaklanan temizlik sorunu ve bunun yarattığı sıkıntı ve bir de bu sıkıntıyı benim herkesten büyük boyutlarda algılamam sonucu,kelimenin tam anlamı ile sigortalarım attı: Evde kahvaltı yapamıyordum çünkü ev kokuyordu.Ama aynı zamanda amcama acıyordum da.

Ve eksi ile artı duyguların birbirini götürmesi sonucu ortada gittikçe büyüyen bir boşluk kalıyordu.Sonunda bu boşluk,bir gece ansızın beni yutacak kadar büyüdü ve panik atak hikayesi de böylece başladı. Beni aşağı indirin diyordu ama asansörsüz apartmanda,en üst katta oluşumuz,onun hareketlerinin de kısıtlı olması nedeni ile,bu talebini karşılamamıza imkan vermiyordu.Üzerini temiz tutması için her tür çabayı göstermemize rağmen,biraz alışkanlık,biraz vücudunun kısıtlamaları nedeni ile hemen her seferinde üzerini batırıyordu.Bir buçuk yaşındaki yeğenim de bizde kalıyordu ve annem,hem yeğenimin bakımı ile ve hem de babamla beraber,amcamın sıkıntıları ile uğraşıyordu.Yine bizim gibi apartmanda ama asansörlü bir apartmanda oturan diğer amcam ise evi müsait olmasına,sakat amcaya verebileceği ayrı odası olmasına rağmen,kendince çeşitli sebeplerden dolayı hiç oralı olmuyordu.Sigortam tek bir yerden atmamıştı
dolayısı ile.

Gözümü çevirdiğim her noktada karşılaştığım manzaralar,sigortalarımı bir bir attırıyordu.Ve sonuçta ışıklar kesiliverdi. Gece herkes yorgun argın yattığı zaman,uyumayan iki kişi kalıyordu.Biri,belki
alışkanlık ve belki de bir başka rahatsızlığından dolayı kelimenin hem de tam anlamıyla iki de bir ihtiyaç gidermek için yatağından kalkan sakat amcam ve diğeri de,ev içinde kendime ait diyebileceğim biraz zaman bulduğumu düşünerek bilgisayar başına oturmuş olan ben.Kabus hep aynı sesle başlıyordu: ertugrul,ertugrul amcam beni çağırıyordu kendisini yataktan kaldırmam için,ama aslında kendi kalkabiliyordu.Bazen gidip kaldırıyordum,bazen kendi başına bırakıyordum.Lavabonun tak tak diye iki sefer duvara vuran kapısı,ağır ağır hedefine yol alan sakat amcamın kritik yere geldiğinin işareti oluyordu.

Kritiklik birkaç noktada birden ortaya çıkıyordu:Tutacak yer bulamadığı için,elini lavaboya atıyordu ve birinde orayı düşürüp kırmıştı,iyi ki ayaklarına gelmemişti o zaman.Diğer kritik nokta da,tam eğilemediği için yine üzerini kirletecek olmasının verdiği huzur bozucu endişe idi.Çünkü sonrasında,belki de daha sadece çok az önce,hem de yorgun argın yatmış olan anne ve babam kalkıp,sakat amcamın batan üzerini değiştirmekle uğraşacaklardı.Annem,yeni kıyafet verip,kirlenenleri,hemen yıkarken,babam da yeni kıyafetleri sakat amcama giydirecekti.Ve bu kabus,sabaha kadar birkaç kez en az tekrar edecekti. Sabaha kadar sorular peş peşe geliyordu.

Niçin diğer amcam,evi daha müsaitken onu yanına almıyor? Neden,yıllarca ona bakan amcam,artık vazgeçti? Hepsi içinde durumu en az müsait olan biz iken,neden her iki amcam da bunu görmezden geliyor? İşte her biri kendi başına bir dert yumağı olan bu konular ve zavallı annemin, bu yaşta, rahat etmesi gerekirken, hem torun bakması ve hem de koca bir adamın kirli çamaşırlarını yıkaması,babamın yataktan kalkıp kalkıp amcamla ilgilenmesi.Ama bir taraftan da bakınca,sakat amcamın da bir suçu yok.Ve hem de ona fazlasıyla şevkat göstermek gerek çünkü bizim sahip olduğumuz pek çok imkandan mahrum. Kim ister sakat olmayı ve hangimizin sağlamlığı garanti? Belki de beni esas aşındıran bu kızıyorum hem de acıyorum filminin gittikçe uzaması idi.

Bu,noktayı koyup olayı başlatan şey olmuştu bence ama tabiki o aşamaya kadar başka şeyler de vardı parça parça bu birikintiyi oluşturan:
Mesela; son görev yaptığım ildeki ilaç firmasından ayrıldıktan sonra,pek çok çabama ve başvuruma rağmen tekrar tıbbi mümessil olamamıştım ve çeşitli projeler üretmeye başladım.Bankalar için projeler tasarlayıp gönderiyordum ve bazen de olumlu yaklaşımlar alıyordum.Kimsenin projelerime ihtiyacı yoktu çünkü herkesdeyeterince vardı ama arayıp teşekkür eden ve fikirlerimin ilgiye değer bulunduğunu söyleyen yöneticiler beni mutlu ediyordu. İnternet denen olayın,pek çok uygulamada belirleyici olduğunu fark
edince,çabalarımı bu yöne kaydırdım.Evde bilgisayar yoktu ve maddi imkanlarım da kısıtlı olduğu için,yapmayı planladığım şeyleri not alıyor ve sonra bir internet kafeye giderek,yazacağım yerlere email gönderiyordum.

Bir kaç gün sonra da yeni emailler gönderirken eskilere gelmiş yanıtları kontrol ediyordum.(Planlı çalışmanın faydalı olduğunu,sonradan evde bilgisayar imkanına kavuşunca anladım çünkü elimin altında her an için bilgisayar ve internet bağlantısı olduğu için,olur olmaz zamanlarda bağlanıyordum ve planlanmış bir görev olmadığı için de saatlerce boşu boşuna dolaşıyordum.) Sonra,kendi arkadaşlarımla projelerimi gerçekleştirmeye karar verdim ve ilk olaya ikna olan,berber arkadaşım oldu. Bir miktar para ile başladık.Adet olduğu üzere,bir web sayfası yaptırıp,elektronik ticaretten para kazanacaktık.Ama,daha işin başında,web sayfası yaptıracak,bu işten gerçekten anlayan birilerini,düşündüğümüz gibi kolay bulamayacağımızı anladım.Uzaktakiler pahalıydı.Yakındakiler(bizim ulaşabildiklerimiz) ise henüz bu işi,bizim beklediğimiz boyutta bilmiyorlardı.Günler geçiyor,para suyunu çekiyor ve ama bir sonuca ulaşamıyorduk. Güzel olan tarafı,her yeni çabada,yeni insanlarla tanışıyorduk ve bu da bana mümessillik günlerimdeki ziyaretlerimi hatırlatıyordu.Bunca yıldır,yapmaktan en çok hoşlandığım iş tıbbi mümessillik olmuştu.

Yorucu idi.Kendi planladığın şekilde değil,birlikte planladığınız şekilde çalışmak zorundaydın.Rutin ziyaretler vardı ve ama en zoruda,sürekli kontrol ediliyor olmaktı.Bu tabiki göz teması ile sağlanan bir kontrol değildi ama bir şekilde,satış raporları,depo verileri,çalıştığın bölgelerdeki ziyaret ettiğin ünitelerin, bölge müdürlüğüne bir şekilde ulaşan geri beslemeleri,kampanyalardaki durum ve benzeri gibi idi. İlkokula başladığım yıl ya da hemen sonrasında,bir gün,bahçede oynarken ayağım hafif burkuldu ve duvar dibine oturdum.O sırada,bir bayan öğretmen geçiyordu oradan.Herkes ayakta ve ben de oturuyor durumda olunca,bunu saygısızlık olarak kabul eden bu öğretmen ,bana bir tokat attı,niçin oturduğumun sebebini bile sormaya gerek duymadan! Bir başka olay da,yine aynı kasabada,babamın müdür olarak görev yaptığı okuldan iki bayan öğretmen,oturmaya bize gelmişlerdi,tatil günü,öğleden sonra.

Ben,kardeşim ve arkadaşlarla dışarıda top oynuyordum.Ya bir itişi kakış oldu ya da düştüm ama neticede burnum kanadı ve eve geldim. Annem beni görünce ayağa kalktı,o iki bayan öğretmen vah vah falan demeye başladılar,ve,annem bez almak için odadan çıktığında ise hiç unutamadığım olay gerçekleşti:İki bayan öğretmen de Oh olsun,iyi olmuş dediler! Belki bu yüzden biraz bencil bir yapım vardı.Ama bu bencillik kendi kardeşlerimi de olunca,sonradan kendi kendime bunun acısını yaşadım durdum: Benden sonra askere gidip,tek kurşunluk bir olayla vefat eden kardeşimle,ortaokul yıllarımızda bir yaz ayakkabı boyacılığı yaptık.Amaç,para kazanmamız değil,yazın boş kalıp da sağa sola gitmememizdi.Belki de hayat tecrübesinde ekmek parası kısmına hazırlanmamızdı.İşi çok da ciddiye almıyorduk.Sabah evden geç çıkıyor ve öğleden biraz sonra da eve dönüyorduk.Bu günlerden birinde,evden çıktık,o başka bir tarafa ben de başka bir tarafa gittim.Boğazıma düşkünüm biraz da,ama kilolu değilim.

Ayakkabı boyacılığından birkaç kuruş kazanınca,hemen,bir tantunicinin dükkanı önüne oturdum ve tantuni söyledim bir tane.Tam bu sırada baktım,şimdi rahmetli olan kardeşim karşıdan geliyor.Az sonra tantuni hazır olacak ve adama  bana verince,ben de kardeşimle paylaşmak zorunda kalacağım.Güler yüzüyle yaklaştı.Ben,içimden,onu nasıl uzaklaştırayım diye düşünüyorum.Birinde,çizgi roman kitaplarımız vardı.Bir bak gel,dedim kardeşime.Gariban,hiç itiraz etmeden gitti.Sevindim,tantuniyi tek başıma yiyeceğim diye.Bekliyorum,tantuni gelmeden tekrar kardeşim göründü.O sırada da,tantuni geldi.Paylaştık.Hiç memnun olmadım paylaşmaktan o zaman.Ama ne mutlu ki paylaşmak nasip olmuş.Ne mutlu.Allah rahmet eylesin. Dedim ya; geçmişte kalmış sebeplerin dokunulmazlığı vardır.Ve bu dokunulmazlık,yaşam boyudur.

YENİ SÜRPRİZ
Arkadaşlarla uzun zamandır akşam dışarı çıkıp,birlikte yemek yememiştik.Gü içinde telefonlaştık.Akşam,beni de aldılar ve esnaf arkadaşın eski model arabası ile,şehrimizde son açılan çok katlı mağazalardan birine gittik.Burası,zaman zaman yemek yemek ve gezmek için gittiğimiz yerdi zaten.Amaç,hem gezmek ve hem
de pahalı geldiği için alamasak da,mağazayı dolaşmaktı.Tabi dört erkek olarak da,gözümüz daha çok ürünlerde değil,ürünlere bakan kızlarda.Ama içimizde kötülük yok.Güzele bakmanın sevabından,fırsat bulmuşken faydalanmak. Cep telefonu satılan yerin etrafında şöyle bir tur attık.Yanında avuç içi bilgisayarlar da satılıyordu.Birden,yıllar öncesini düşündüm.İlimize ilk geldiğimiz zamanlar ve sonrasında da epey zaman süreyle,ne böyle büyük mağazalar vardı ve ne de bu son teknolojiler.

En büyük teknoloji,evimizdeki siyah-beyaz televizyondu.Ve ilk renkli yayınlar başladığı zaman,çoğu insan,evindeki cihaz zaten renkli yayın almaya müsait olduğu için seyredebilmişti bu yayınları.Sonra yavaş yavaş herkes bu imkana kavuştu ve işte bizim için o zamanlar teknoloji,televizyon ve sonra renkli televizyondu. Hele, birkaç sefer,üç boyutlu film yayınlandığında,elinde bunun için yapılmış özel gözlüğe sahip olanlar,teknolojiye sahipti benim gözümde.Yine aynı yerde dolaşırken,tıbbi mümessil olarak ilk görev yaptığım ilde,sağlık ocağında görevli doktor arkadaşım aklıma geldi.Cep telefonu almıştı.Ve gayet dikkatli ve hassas bir şekilde tutuyordu elinde.Bana,bakmam için,belki biraz da istemeyerek uzatırken,sanki,nesli tükenmek üzere olan bir canlıya gösterilebilecek hassasiyeti gösteriyordu.Haklıydı ama.O anda,o cihaz önemliydi.Ya şimdi? Amcamın kızında o telefonun renk olarak da aynısı vardı birkaç ay öncesine kadar ve
kızcağız,arkadaşlarından utandığı için telefonu çantasından çıkarmıyordu.Nereden nereye.

Şimdi de aynı şeyler söz konusu aslında.Waplı cep telefonuma ve iyi bir konfigürasyona sahip bilgisayarıma dikkat ediyorum ama belki de birkaç yıl sonra,ikisini de,kimse görmesin diye evin bir köşesine saklayacağım.Yetmiş metre kare oturuma sahip evimiz,bu iş için uygun da değil yani. Panik atak? Neydi? İlaçları kullanmaya başlayalı,hiç ortalıkta görünmüyordu.Düş mü görmüştüm yoksa? Yok. Ama nasıl böyle çabucak,hiç mücadele etmeden, hastalık sıfatına yakışmaz bir şekilde hemen,çekip gitmişti? Yoksa yeni bir sürprizhazırlıyordu? Akşam oturmaya,asansörlü apartman dairesine sahip amcamlar geldiler. İki kişi:Amcam ve yengem.Herkes rahattı artık,sakat amcam eski yerine gitmiş,o gidince de,biz küçücük evimizde sıkıntı çekmekten,asansörlü amcamlar da,sakat amcamın onlara da gelebilecek olması endişesinden kurtulmuşlardı.Endişe ettikleri de şüpheli ya.Okey oynama zamanıydı.

Kızkardeşim,hiç durmayan yeğenimi oyalamaya çalışırken,ben de o gürültü içinde bilgisayarımı açmış geziniyordum.Yeğenim kendini ya okeye katmak istiyor ya da benim bilgisayara bulaşıyordu.Bu nedenle,her iki taraf da rahatsızdık.Annem,34 yıldır sürekli kahrımı çekmiş,her işime koşmuş olan annem,oyunu yarım bırakmak istemediği için,benden çayı koymamı rica etti.Ben de,normal zamanlarda bunu rahatlıkla yaparken,nedense,milletin içinde bana söylenmesi,canımı sıktı.(Belki de,bunun kız kardeşimden istenmesi gerektiğini düşündüğüm için.)Canımın sıkıldığını sözlü olarak ve hareketlerimle de(elimi havaya açmak şeklinde) belli edince,annem,o kalabalıkta böyle bir duruma düştüğü için üzüldü.Ben de pişman oldum onu üzdüğüm için ama iş işten geçmişti.Oyunu yarım bıraktı ve kalktı çayı koydu. Ben,yaptığım harekete gerçekten çok pişman olmuştum.Yıllar önce,bir kış vaktiyine,banyo yapmak istedim.

O zamanlar banyoda soba kuruluydu.Annem,onu yakıp su ısıtmak istedi benim için.Damdan odun indirdi aşağıya ve sobaya sığacak şekilde bazılarını kırmak isterken,kullandığı küçük baltayı eline vurdu ve bir anda eli kan içinde kaldı.Hemen karşı komşunun arabasını aldım ve annemi,ilimiz devlet hastanesi aciline götürdüm.Bir parmağı bayağı derin kesilmişti ve dikiş atıldı.Nasıl üzülmüştüm o zaman da.Ve şimdi ben böylesine bizim için çalışan bir insanın,basit bir isteğini,sırf protokol gerekçelerle yerine getirmemiştim. Bilgisayarda geziyordum ama moralim bozulmuştu bir sefer.Üzüntüm büyüktü. Gece yarısını biraz geçe, anne ve babam,bizim arabayla amcamları bırakıp geldiler.Kız kardeşim yeğenimi alıp yattı.Annem ve babam da,biraz daha okey oynadılar ve sonra saat 02 gibi onlar da yattılar.Ben, halen bilgisayarın başındaydım ve televizyon da açıktı. İçimde,bir sıkıntı oluşmaya başladı.

Göğsüm daraldı.Nefes alamaz hale geldim.Kendimi toparlamaya çalıştım.Dikkatimi dağıtmak için televizyon kanallarını gezmeye başladım ama sürekli değiştirdiğim görüntüler beni rahatlatmak yerine,yormaya ve midemi bulandırmaya başladı.Kısa bir müddet öyle kararsız kaldım.Televizyonu kapattım.Bilgisayarla ilgileneyim dedim ama onun fan sesi bile o anda bana gök gürültüsü gibi rahatsızlık veriyordu.Onu da kapattım.Sessizlik.Hayır,yine rahat değildim.Tekrar,kalp,kalp kapakçığı,ritim bozukluğu,kanser ve benzeri pek çok hastalık ihtimali gözümün önünde belirdi.Biran için panik atakla tekrar karşılaşmış olmam ihtimalini kabullenmek istemedim.Çünkü ilaçları alıyordum ve pek çok insan gibi bu rahatsızlığı uzun süre yaşamak yerine erken teşhis ve hemen tedavi süreci ile de gerekeni çoktan yapmıştım.Tamam,tekrar ortaya çıkma ihtimali vardı ama gecenin bu saatinde hiç de arzu ettiğim bir ihtimal değildi doğrusu.Daha fazla kendimi kontrol edemedim.

Annemlerin yattığı odaya gittim ve gittikçe panikleyen bir sesle Anne,anne diye seslendim.Daha tam uykuya dalamamış olan annem,gözlerini açtı.Sabahın yedisinde ayağa kalkan ve yatana kadar bir dakika yerinde durmayan,koşturan,yorulan annem,birkaç saatlik uykuyu bile uyuyamayacaktı bu gece.Durumu anlatıp kaldırdım ve birlikte salona geldik.Ben,her an kontrolümü tamamen kaybetme endişesi ile,yerimde duramıyor ve hatta oturamıyordum.Normal bir oturma odası boyutlarında ancak olan salonda,bir aşağı bir yukarı,bir sağa bir sola dolaşıp duruyordum.Aklıma,avlularında volta atan kader kurbanları geldi.Onlar da hızlı hızlı yürüyorlardı.Demek ki,yavaş yavaş yürümek dikkati dağıtmadığı için,kafadaki dertlerden kurtulup hiçbir şey düşünmemek için hızlı hızlı yürümek gerekiyordu.Tabi,onların hızlı yürüyüşünün sebebini bilmiyordum ama.Saate baktım 02:20. Balkona çıkıp tekrar içeri girdim birkaç kez.Televizyonu açtım,tekrar kapattım.Annemin kalkmış olması da beni huzursuz etmişti.Sen yat dedim ona.Kabul etmedi.Bir müddet sonra baktım,oturduğu yerde gözlerini kapatmış,başı biraz öne düşmüş,uyuyor.Saat 02:40 tı ve yavaş yavaş,olayın çok da büyük bir panik atak nöbeti olmayacağı belli olmuştu. Annem yattı.Ben,bir müddet daha oturdum.

İKİ ŞİİR
Panik Atak Düşleri ni iki şiirle bitirmek istiyorum.İlki,tıbbi mümessil olarak görev yaptığım son ildeki işimden çıkarıldıktan sonra,normal başvurular yanında,fark edilmek amacıyla,yaratıcı bazı farklı uygulamalar da yapıyordum ve bunlardan birisi de öykümü anlatan şiirli başvurumdu.İşte o şiir : (Çalıştığım il
isimleri ve adres bilgilerini çıkarıp,bazı dörtlükleri de atladım.)

Yaş geldi geçiyor,
Vakti dolan göçüyor,
Firmalar eleman seçiyor,
Benim başım kel mi? Eh,biraz.
Üniversite bitirdik,İngilizce eğitim,
Askerlik yaptık,Ankara dağıtım,
Çok iş değiştirmeyin,size öğütüm,
Ben buna uymadım mı? Eh,biraz.
İç Anadolu da,üç ili çalıştık,
Yedi ayda Ege ye de alıştık,
Sonunda işşizlikte buluştuk,
Gezmeye doymadım mı? Eh,biraz.
Yaratıcı zekamda boy bir seksen,
Bununla işe gir hadi erkeksen,
Dönüp şöyle ardına baksan,
Nice fırsatlar kaçtı değil mi? Eh,biraz.
Cep telefonu vardı,şimdi kapandı,
Arayacak olursanız,bir ev kaldı,
Bir an durdu geçmişe daldı,
Pişman oldu mu? Eh,biraz.
Yedişer sefer faks çekti,projelerim var dedi,
Binde biri cevap verdi,kafayı yedi,
Şimdi başka sektörleri aklına kodu,
Bunda sizin de suçunuz var mı? Eh,biraz.
Ertugrul iyidir,aklı başında,
68 doğumlu,otuz dört yaşında,
Bunca yıldır uyur düşünde,
Şimdi uyandı mı? Eh,biraz.
Ve son olarak da,ikinci şiirim:
Bir dünya demledim sıcak,
Zaman bardağına koydum.
Kaderimde bir avuç toprak,
Görünce hemen doydum.
Üşüdüm,arada bir bakarken,
Efkarın uçurumundan aşağı,
Cesaret geldi,korkarken,
Hissedince sevdadan ışığı.
Acıdım arkada kalanlara,
Umutsuz,sığınıp yalanlara,
Yaşadıklarından ders alanlara,
Söyleyecek sözüm yok.
Bakma ben de kavgalıyım,
Solmuş renkleriyle kaderin,
Hem de yürekten yaralıyım,
Belki yok haberin.
Ama,
Uzanırım uzaklığına bakmadan,
Mevsimlerden baharın dalına,
Sen,
Çıkmasan da hiç,
Kahvenin koyuluğunda falıma.
Adımı,
Sormadan önce düşün,
İsmi ayrıdır her yaşın.
Sıkışırsa bir gün başın,
Sen de demle,
Benim gibi hem de:
Çay içtim şekeri düşten,
Son demde.

Başlarken, her düş bir şiirle başlar,her şiir bir düşle biter demiştim.Bu kadar
yol aldıktan sonra bu sözümüze bir ilave yapalım:
Her düş bir şiir,her şair bir düş.

H. Ertugrul Sahin

Panik Atak yazısı toplam 1136 defa okundu

Bağlantılı Yazılar
Panik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim Ansiklopedisi
Panik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim Ansiklopedisi
Panik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim Ansiklopedisi
Panik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim Ansiklopedisi
Panik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim AnsiklopedisiPanik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim AnsiklopedisiPanik Atak | Psikiyatrik Bozukluklar | Online Eğitim Ansiklopedisi