Nazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler Yazarlar

Nazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler YazarlarNazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler YazarlarNazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler Yazarlar
Nazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler Yazarlar Nazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler Yazarlar
Nazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler YazarlarNazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler YazarlarNazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler Yazarlar
Nazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler YazarlarNazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler YazarlarNazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler Yazarlar
Nazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler Yazarlar



Nazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler Yazarlar
Nazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler YazarlarNazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler YazarlarNazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler Yazarlar
Nazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler YazarlarNazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler YazarlarNazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler Yazarlar
Nazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler Yazarlar Nazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler Yazarlar
Nazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler YazarlarNazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler YazarlarNazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler Yazarlar
 
Nazım Hikmet I Vera Anlatıyor
Kategori : şairler Yazarlar

VERA TULYAKOV A ANLATIYOR

GÜNEŞLİ RÜZGÂRI  NÂZIM IN

SUNU
Nâzım Hikmet in son eşi Vera Tulyakova Hikmet, 9. TÜYAP Kitap Fuarı dolayısıyla Cem Yayınevi nin konuğu olarak on günlüğüne İstanbul a geldi. Nâzım ın hasretimin şehri dediği İstanbul a ilk gelişiydi bu Vera nın. Kendi deyişiyle de turistik bir gezi değildi yaptığı. Bu yüzden çok istediği halde Nâzım ın yaşadığı İstanbul u pek içine sindirerek gezemedi bile...
On gün süresince Vera ile aradan otuz yıla yakın bir süre geçmesine karşın hep Nâzım Hikmet i konuştuk; nasıl tanıştıklarını, şairin bir gününü nasıl geçirdiğini, neleri sevip sevmediğini, bir de İstanbul u...
Bu konuşmaların çevirisinde büyük yardımlarını gördüğüm Türkolog Vera Feonova ile Ataol Behramoğlu ve Mehmet Özgül e teşekkürü bir borç biliyorum. Nâzım Hikmet in  Vera ya yazdığı şiirler Adam Yayınları arasında çıkan  Son Şiirleri nden alındı. Bu inceliği gösteren Adam Yayınları yöneticilerine de teşekkür ederim.

Söz artık Vera Tulyakova Hikmet in...
Onun adına bir anlamda da Nâzım Hikmet in...

VERA YA..

iri iri damlalarıyla yağmur üzüm salkımıydı doğum gününde
         senin
şaşkın ve sırılsıklam durdum önünde senin
                                                   altın kubbeli bir ağaçtın
         denizin ortasında
ilk ergenlik düşümden geliyorum sana
bu şehrin bana verdiği en tatlı yemiş en akıllı söz en insan sokaksın
         günlük güneşlik rüzgârım benim
saçları saman sarısı kirpikleri mavi karım benim
                                                              Mayıs1962, Moskova

Uykudan uyanan İstanbul a
1955 yılının ayazlı bir aralık ayında karşılaştık.
Nâzım Hikmet in son eşi Vera Tulyakova Hikmet, Nâzım Hikmet ile ilk kez yüz yüze gelişini böyle anımsıyor.
Ayazlı aralık ayının üzerinden tam otuz beş yıl geçmiş, Nâzım aramızdan ayrılalı ise yirmi yedi yıl olmuş...
Vera, on günlük bir gezi için ilk kez İstanbul da.
Nâzım ın uykudan uyanan büyük İstanbul unda...
Uçaktan ineli daha iki saat bile olmamış...
Valizini otele bırakır bırakmaz soluğu hemen Salacak ta, Boğaz ı gören bir meyhanede alıyor... Pencerenin önünde oturuyor Vera. Ama gözleri Boğaz ın sularında ışıldayan yakamozlarda. Sesi, gerçekten ince mi, yoksa heyecandan mı böyle konuşuyor, kestirmek mümkün değil. Peki, Nâzım Hikmet in ömrünün sonbaharında tanıştığı, beş yıl evli kaldığı, son şiirlerinde sık sık saçları saman sarısı, kirpikleri mavi diye mısralar düşürdüğü bu kadın kim? İstanbul da kalacağı on gün içinde herkesin Nâzım ın son eşi olarak bağrına basmak isteyeceği bu kadın nasıl bir insan? Yaşamı, Nâzım ile mi sınırlı yalnızca? Nâzım dan önce ve sonrasında nasıl bir hayatın izini sürdü? İşte karşımda oturuyor. Oldukça şişmanlamış, saçlarının saman sarısı biraz sararmış, kirpiklerinin mavisi de...Ama her ince kadın gibi doğum tarihini atlayarak konuşmaya başlıyor:
Moskova da doğdum. Annem Volga ırmağının üzerinde bulunan Saratov kentinden. Hem annem, hem babam ailelerinin son çocuklarıydı. Yani onlar doğdukları zaman büyük abileri, ablaları üniversite öğrencisi imişler. Annem, babamla evlenince Moskova ya gelmişler. Babamın annesi, yani babaannem çok kültürlü bir kadındı. Eski Rus kültürleri ile çok yakın bir ilişki içindeydi. Bu yüzden 1917 Devrimi nden önceki eski Rus ailelerinde olduğu gibi çocuklarını öyle eğitmek isterdi. Onun bu isteği üzerine bana bakmak ve eğitmek üzere bir kadın tutuldu. Bu, Alman asıllı çok iyi bir kadındı, yaşlıcaydı. On üç yaşıma kadar bana bakan ve eğiten işte bu kadındır. Adını anımsıyor musunuz? diye soruyorum.
Adı Antonina Aul du. Ama ben ona Büyükannem Aul derdim. Annem hiç karışmazdı onun yaptıklarına. Örneğin Aul, kurbağa yedirirdi bana, ısırgan otundan çorba yapardı. Annem ise bunları gördükçe neredeyse bayılacak duruma gelirdi. Çünkü bu tür yemekler ona yabancıydı. Ama ne olursa olsun yine de karışmazdı Aul un yaptıklarına.
- Başka kardeşiniz var mıydı, yoksa tek kızı mıydınız ailenin?
Evet diye yanıtlıyor Vera Tulyakova, Ailenin tek kızı idim.

Babam savaşta öldürüldü
Sonra çocukluğunu anımsamaya çalışarak durup düşünüyor. Elli yıl öncesinin anılarında yol almaya çalışır gibi...
İkinci Dünya Savaşı patladığı zaman bizi Moskova dan uzakta bir Tatar köyüne göndermişler ve büyükannem Aul da bizimle birlikte gelmiş. 1943 yılında babam savaşta öldürüldü. Çok iyi hatırlıyorum, babam cepheden çok güzel mektuplar yazardı. Çevremizde sürekli ağlayanları görürdüm. Bu mektupları okudukça sanki çevremizdeki bu insanların başına bir bela gelmiş de babama hiçbir şey olmamış diye düşünürdüm. Babama karşı işte böyle bir duygu içindeydim.
- Babanızın ölüm haberi nasıl geldi?
Babamın ölüm haberi geldiğinin ertesi sabahı, büyükannem Aul, her zaman olduğu gibi guten morgen dedi. Bu sözü duyar duymaz Aul a bağırmaya başladım, Bir daha katillerin dilinden hiçbir sözcük duymak istemiyorum diye... Aul, hiçbir şey söylemedi. Yalnızca kısa bir süre sonra, Bu kız artık büyümüş, artık ayrılmalıyız dedi. Sanırım öfkemi anlamıştı. Aslında ben bu olayı unutmuştum ama, Nâzım ile evlendikten sonra bir gün aklıma geldi ve Nâzım a da anlattım.
Vera, hayatıyla ilgili hangi olayı anlatsa sözü, sonunda getirip Nâzım a bağlıyor:
Nâzım, Aul adına benden özür dilemek gereğini duydu.
Sanki suçumu hafifletmek ister gibiydi. Ben Nâzım ile evlendikten sonra Aul da Moskova da yaşıyordu. Çok güzel bir kadındı. Çok da sempatikti. Kıvır kıvır, bembeyaz saçları vardı. Nâzım, onun baleyi çok sevdiğini öğrenmiş. Bu yüzden ölümüne kadar her hafta sonu Bolşoy Balesi nden bir bilet gönderdi ona. Uzun yıllar, sanırım 92 yaşına kadar da yaşadı. Ben, Nâzım ı kaybettikten sonra da öldü.
- Savaştan sonraki yaşamınız?
Bizde lise yok. On yıllık bir okul dönemi var. İşte bu okulu bitirdim. Annem, çocuk doktoru olmamı istiyordu. Her anne çocuğunun bir şey olmasını ister ama, ben ondan gizli olarak sinema enstitüsüne dilekçe verdim. Gönlüm sinemadan yanaydı. Aslında sinema enstitüsüne girmek isteyen çok kişi vardı. Ve bunlar sinemayla ilgili bir sürü şey biliyordu, bütün artistleri falan... Bense hayatımda hiç artist görmediğim gibi, sinema bilgim de yok denecek kadar azdı. Üstelik yaş bakımından da ben herkesten küçüktüm.
Sağ elinin parmak uçlarıyla saçlarını tarar gibi yapıyor:
O sıralar çok kalın örülü saçlarım vardı. Oysa herkesin saçı kısaydı. Bu yüzden benim örgülü saçlarımdaydı herkesin gözü. Bu da belli ediyordu ki ben sinema çevresinden bir insan değilim. Bu çevreye yabancı bir çocuğum.

Pek genç bir kızdım
- Sınavlar ne oldu?
Sınavları pekiyi derece ile verdim ve enstitüye girdim. Ama annem benim için çok korkuyordu. Çünkü köken olarak geleneksel bir Rus ailesinden geliyorduk.
Sinema çevresi ise bu aile içinde hafife alınıyordu. Üstelik de ben daha pek genç bir kızdım.
- Kaç yıllarında oluyor bütün bunlar?
Sinema enstitüsüne 1950 yılında girdim. Şunu da söyleyeyim, benim çok ciddi çalıştığımı görünce annem her şeyi kabul etmek zorunda kaldı.
- Kaç yıl okudunuz sinema enstitüsünde?
İki yıl öğrenim gördüm. İkinci sınıfta iken de aynı sınıfta olan bir arkadaşımla evlendim.
Evlendiği arkadaşının adını soruyorum Vera ya.
Durup düşünüyor bir süre, sonra ellerini sallayarak Adını boş verin, bilmeseniz de olur anlamına bir şeyler mırıldanıyor.
Ve sözü sürdürüyor:
Bir yıl sonra bir kızımız oldu. Yani sinema enstitüsünden mezun olduğum zaman üç yaşında bir kızım vardı. Fakat kocamla ben, kızımızdan ayrı bir dairede oturuyorduk. Kızıma başka bir yerde, bir kadın bakıyordu. O zaman Sovyetler Birliği nde hayat böyleydi işte. Mutfağı ortak, komünal yaşayan bir aile...
- Kocanızla ilişkileriniz nasıldı?
Kocamın ailesi çok seviyordu beni. Hayatımız oldukça normaldi. İyi ve sağlam bir aile idik. Kısaca, bir dramın olacağının hiçbir işareti yoktu hayatımızda. Hayatın bu akışı içinde ben, enstitüyü bitirdim ve bir kukla tiyatrosunda çalışmaya başladım.
Diyeceğim, genç bir Sovyet sinemacı ailesi böylece yeni bir hayata başlamış oldu.
İşte tam bu sırada Vera nın hayatımızda bir dramın işareti dediği olay başlıyor:
Vera Tulyakova, Nâzım Hikmet ile tanışıyor.


VERA YA

Bir ağaç var içimde
fidesini getirmişim güneşten.
Salınır yaprakları ateş balıklar gibi
yemişleri kuşlar gibi ötüşür.

Yolcular füzelerden
çoktan indi içimdeki yıldıza.
Düşümde işittiğim dille konuşuyorlar,
komuta, böbürlenme, yalvarıp yakarma yok.

İçimde ak bir yol var.
Karıncalar buğday taneleriyle
bayram çığlıklarıyla kamyonlar gelir geçer
ama yasak, geçmez cenaze arabası.

İçimde mis kokulu
kızıl bir gül duruyor zaman.
Ama bugün cumaymış, yarın cumartesiymiş,
çoğum gitmiş de azım kalmış, umurumda değil.

                                                    15.1.1960, Kislovo

Ayazlı bir aralık ayında
Nâzım, o sıralar Moskova da yaşamaktadır. Yalnız Sovyetler Birliği nin değil, dünyaca da ünlü bir şairdir. Adı gazete sayfalarından eksik olmaz, radyoda konuşmalar yapar. Ama halktan uzak bir yaşantısı vardır, çünkü o dönemde ünlü kişilerin halk arasına karışması biraz zordur. Vera ise sinema enstitüsünü bitirdikten sonra Soyuzmultifilm stüdyosunda çalışmaya başlamıştır. Bir Arnavut masalından, çeşitli ülkelerin çocuklarına gösterilecek bir film yapmakla görevlendirilir.  Ressamlar işe karışıncaya kadar her şey yolunda gider. Fakat iş, Arnavut yaşamı üzerine bilgilere gelince tıkanır. Çünkü hiç kimse Arnavutların nasıl giyindiklerini, nasıl davrandıklarını bilmemektedir.
Ve çalışma durur. Bu konuları bilen bir danışmana gereksinimleri vardır.  Bir gün sinema yönetmenlerinden biri, Neden Nâzım Hikmet e başvurmuyorsunuz, tarihte Arnavutların Türkler ile yakın ilişkileri vardı. O, bu konuları bilebilir der. Bu işi de Vera üstlenir. Önce Yazarlar Birliği nden iki telefon numarasını alır Nãzım ın.
Biri Peredelkino daki yazlığın, öteki Moskova daki dairesinin... Fakat telefon etmeye çekinir, birlikte çalıştığı yönetmen arkadaşı Valentina Brumberg den rica eder.  Brumberg, Vera nın bu isteğini reddeder.
Araya stüdyo şefi girer.  Nâzım ın telefonunu çevirir ve Vera ya verir. Nâzım, hemen gelebileceğini söyler Vera ya. Vera ile Brumberg, zaman yitirmeden Nâzım a giderler. Kapıyı Nâzım açar. Üstlerini çıkarmalarına yardım eder. Ortasında kocaman bir masa bulunan bir odaya geçerler. Nâzım ın yanında Ekber Babayef vardır. Vera, derdini anlatır. Nâzım, bir kurşun kalemle yoksul bir köylü çocuğunun nasıl olması gerektiğini çizer bir kâğıda. Ve, film hakkında konuşmak için stüdyoya gelmeye razı olur.
İşte böyle diyor Vera Tulyakova, 1955 yılının ayazlı bir aralık ayı idi ilk karşılaştığımızda...
Ama aralarında aşk, 1957 yılının güzünde filizlenecektir. Vera, yine anıların dehlizine dalıyor:
Aşkımı nasıl duyumsadım, nasıl öğrendim? Önce nasıl göründü bana, nasıl bir kılıkta, söylemek güç. Herhalde aşktan önce Nâzım ı özlemeyi öğrendim. Evet, evet bununla başladı her şey, özlemle... Ve bu özlem, Nâzım ile Vera yı bir yıl sonra onları beş yıl sürecek bir evliliğe götürür. Vera Anılarımda yazdım bunları diyerek pek anlatmak istemiyor.

Haber beklerdi Türkiye den
Nâzım ın bir gününü nasıl geçirdiğini soruyorum.
En çok dört-beş saat uyurdu. Uyuyamadığı zaman kitap okurdu. Yatarak okurdu. Yatak odasından salona geçer, orada okurdu. Bu, bazan sabah 7.30 a kadar sürerdi. Çünkü bu saatte posta gelirdi. Posta kutusuna mektuplar, gazeteler, kitaplar atılırdı. Posta gelince Nãzım, yerinde duramaz, hemen fırlardı. Heyecanla gelen postayı alırdı. Ve hep gelecek güzel bir haber beklerdi. Türkiye den gelecek güzel bir haber... Bunu ben, daha sonra anladım. Bu haberle onu Türkiye ye çağıracaklar, Nâzım da bu çağrıyı bekliyor. Güne bu çağrının heyecanıyla başlardı işte bu yüzden...
- Nereden, kimlerden gelirdi gazeteler?
Çok gazete gelirdi. Moskova da çıkan gazeteler, Fransa da, Türkiye de çıkan gazeteler... Dostlarının gönderdiği gazeteler... Hepsini okurdu onların.
Geceleri ise radyodan hep Türkiye yi dinlerdi. Yani radyo aracılığı ile Türkiye deki hayatı izlemeye çalışırdı. Bu hayatın bu kısmı ona ait...
- Daha sonra?
9-9.30 da kahvaltı yapardık. 9.30 dan sonra insanlar gelmeye başlardı. O sıralar Rusya da 450 tiyatro vardı. Bir çok tiyatroda Nâzım ın oyunları sahnelenirdi. Oyuncular, yönetmenler bu yüzden onunla tanışmak için gelirlerdi.
- Başka çalışmaları?
Nâzım, gazeteci olarak da çalışırdı. Çeşitli konularda onun düşüncelerini öğrenmek isterdi insanlar. Çünkü çok aktif bir yaşamı vardı. İşte, oyunları sahneye konuyor, şiirleri sahneden okunuyordu.
Vera, Nâzım ın  Kızçocuğu başlıklı şiirinden Kapıları çalan benim / kapıları birer birer / gözünüze görünemem / göze görünmez ölüler dizelerini okumaya çalışıyor ve bu şiirin bütün dünyada sahneden söylendiğini belirtiyor.
Sözü, yeniden Nâzım ın gazeteciliğine getiriyorum.
Çok namuslu bir gazeteci idi. Onun düşüncelerini öğrenmek isteyen pek çok insan vardı. Herkes adeta Nâzım ın sözüyle bir tartışma başlatalım diye evinin kapısını aşındırıyordu.
- Yazılar da yazıyor muydu gazetelere?
Hem de durmadan, sürekli yazıyordu. Yalnız Sovyet gazetelerine değil, başka ülkelerde çıkanlara da yazıyordu.
- Hangi konularla ilgili görünüyordu?
Politik konular yanında edebiyat akımlarıyla da ilgileniyordu. Dünya edebiyatı ile yani... Örneğin Rus klasik edebiyatı, ki bunca önemli yazar vermiş o edebiyat için çok üzülüyordu. Çünkü o sıralarda Sovyetler Birliği nde bu edebiyata pek iyi bir gözle bakılmıyordu. Sanki Bu edebiyatta ne buluyorsunuz? gibi bir hava vardı. Bu yüzden de yöneticileri hep eleştiriyordu.
- Peki, Sovyet yazarlarının, aydınlarının tavrı nasıldı o sıralar Nâzım a karşı?
Elbette her çeşit aydın vardı ülkemizde. Bazıları Nâzım ı küçük, beyaz bir köpeğe benzetiyordu. Hani, sahibi ne derse, onu yapan köpek var ya, ona...
Bazıları bir çıkış yolu göremeyince inkâr yoluna sapıyordu. Çoğu aydın, o zamanki düzeni eleştiriyordu ama, seslerini yükseltmeden, fısıldayarak...
Çünkü korkunç bir zamandı.
İşte, Nâzım ı da en çok üzen buydu: Namuslu insanlar gerçeği fısıldayarak söylüyor, yalancılar ise yüksek sesle yaygara yapıyor. Yalancılar ayrıca inanmadıkları düşünceleri haykırıyorlar.
Çünkü Nâzım ın hayatta en nefret ettiği şey yalandı. Müthiş bir alerjisi vardı yalana karşı ve düşüncelerini asla saklamak istemeyen bir tavır içindeydi. Oysa ülkemizde ta 1930 lardan beri yalan fırtınası bütün şiddeti ile esmekteydi.
İşte bu yüzden de hayatı çok dramatiktir Nâzım ın. Çünkü Nâzım, savaşçı bir insandı. Totaliter sisteme savaş açmış bir insandı. Ama, ne yazık ki totaliter bir sistem içinde yaşıyordu.
Dramatik olan da işte bu...
- Yani Nâzım da düzene alışamayanlardan...
Nâzım ın bir özdileği vardı. İnsanlar nasıl iyi şeylere çabuk alışıyorsa kötü şeylere daha çabuk alışıyorlar diyordu. Kuyruklara alışıyorlar, eksiklere alışıyorlar. Bürokratlar siyah arabalarla dolaşırken halktan insanlar saatlerce otobüs bekleyip soğuk kış günlerinde üşüyor.
İşte Nâzım bunlara hiç alışamıyordu. Bütün bunları sanki ilk kez görmüş gibi oluyordu her gün.

Ben, sistemin bir ürünüydüm
Bense o sistemin bir ürünüydüm. Bazan kızsam da her şey normal geliyordu bana. Ayrıca, böyle yaşamaya alışmıştım. Bırak bunları diyordum, ne yapabiliriz tek başımıza. Her gün ölme bunlar için. Hayır diyordu, bunlara savaş açmalıyız, insanlara anlatmalıyız olan biteni, neden böyle olsun her şey...
Yöneticiler elbette bu tür davranışlarını beğenmiyordu Nâzım ın.
- Üzerinde bir polis baskısından söz edebilir miyiz?
Bizim ülkemizde de, başka ülkelerde de sivil polisler Nâzım a çok dikkat ediyordu. Bu Paris te de, Roma da da, Kahire de de böyleydi. Nereye gitse arkasında sivil polisler vardı. Telefonumuzu da dinliyorlardı ayrıca.
Ama Nâzım, hemen tanıyordu onları. Ve durmadan, yeri geldikçe bana anlatıyordu. Onları nasıl tanıyacağımı, telefon dinlemenin nasıl anlaşılacağını, hep öğretmişti bana. Ben onlardan korkmuyorum diyordu. Neyi nasıl yapmak istiyorsam öyle yapacağım, öyle yaşayacağım, konuşacağım. Öyle davranacağım. Fakat sen dikkatli olmalısın. Çünkü ben öldükten sonra yalnız kalacaksın. Başına bir bela gelebilir. Öcümü senden  almak isteyenler çıkabilir.
Diyeceğim, korkusu kendisinden değil, benim başıma ileride gelebilecek olanlardandı.
- Nâzım ın ölümünden sonra böyle bir bela geldi mi başınıza?
Hayır, hiç onun düşündüğü gibi bir şey olmadı. Çünkü Nâzım ın ölümünden sonra Sovyetler Birliği, Brejnev in suskun uykusuna dalmış ve bütün değerler sanki toprağa gömülmüştü.

VERA NIN UYKUDAN UYANIŞI

İskemleler ayakta uyuyor
                    masa da öyle
serilmiş yatıyor sırtüstü kilim
                     yummuş nakışlarını
ayna uyuyor
pencerelerin sımsıkı kapalı gözleri
uyuyor sarkıtmış boşluğa bacaklarını balkon
karşı damda bacalar uyuyor
                                         kaldırımda akasyalar da öyle
bulut uyuyor
                  göğsünde yıldızıyla
evin içinde dışında uykuda aydınlık
uyandın gülüm
iskemleler uyandı
                         köşeden köşeye koşuştular
                                              masa da öyle
doğrulup oturdu kilim
                          nakışları açıldı katmer katmer
ayna seher vakti gölü gibi uyandı
açtı kocaman mavi gözlerini pencereler
uyandı balkon
           toparladı bacaklarını boşluktan
tüttü karşı damda bacalar
kaldırımda akasyalar ötüştü
bulut uyandı
               attı göğsündeki yıldızı odamıza
evin içinde dışında uyandı aydınlık
             doldu saçlarına senin
             dolandı çıplak beline ak ayaklarına senin.
    Mayıs 1962 Moskova

                                                    
Yaşadığı ev türkiye nin artık
Vera Tulyakova ile söyleşiye biraz ara verip konuğu olduğu Cem Yayınevi nde yaptığı basın toplantısına dönelim şimdi de...
Çünkü Vera basın toplantısında da kendisinden çok Nâzım Hikmet üzerine konuştu yine...
Özellikle de Nâzım ın son günlerini geçirdiği Moskova daki evinden başlayarak...
Türk gazetecilerini hep evimde gördüm ve beni hiçbir zaman yalnız bırakmadılar. Sık sık ziyarete geldiler. Evimde olduğu gibi, her zaman yaptığım ikramları burada yapmaktan yoksunum. Size bir çay bile ikram edemiyorum. Nâzım Hikmet in yaşadığı evi gösteremiyorum. Ama orada olsaydınız, kendinizi evinizde gibi hissederdiniz. Evimde, Nâzım ile kısa zamanda dostluk kurmak çok kolaydı. Çünkü evde her şey onun elinden çıkmaydı, onun eseriydi. O şimdi aramızda değil ama, duvarlara kendi eliyle çaktığı tablolar olduğu gibi duruyor.
Vera, bir ara Moskova dan getirdiği birkaç fotoğrafı gösteriyor. Oldukça heyecanlı bir biçimde konuşmasını sürdürüyor:
Konuşmama yaşadığımız evden başladım. Çünkü evimiz, üzerine titrediğimiz bir yer. Elbette bu ev, Türkiye nin evi. Bu evin böyle olmasını Nâzım istedi, örnek gösterdi bana. Ben de onun isteği doğrultusunda düzenledim evi... Aynı biçimde de sürdürüyorum. Bu ev, tümüyle Türk halkına aittir ve gelecekte de umarım bu evden yararlanılacaktır.
Bu arada son derece soylu bir girişim başlatıldı. Bu da Nâzım Vakfı girişimi... İşte bu ev, ileride bu vakfın bir parçası olacaktır. Bu yüzden de Nâzım ın bana bıraktığı bu evi olduğu gibi, hiçbir şeyini değiştirmeden, eksiltmeden korumak, benim için vazgeçilmez bir görev oldu artık.
Bu dönemde ülkeler ve halklar birbirine çok yakın. Nâzım ın evi de Türkiye ye çok yakın. Bugünkü Sovyet yönetimi Nâzım ın evinin bir müze haline getirilmesini destekliyor ve sanıyorum ev, müze haline getirilecektir.
Nâzım, nasıl bir insandı?
Yanıtını yine Vera veriyor:
Nâzım, geleceğin insanıydı. Hayatı hep geleceğe dönüktü. Diyebilirim ki Nâzım ın birinci karakteri geleceğe dönük olması. Hep geleceği yaşaması...
Burada bir politikacı olarak konuşmuyorum. Komünist Partisi üyesi de değilim. Bir şairin karısıyım, işte bu yüzden konuşuyorum. Bir kadınım yani...
Evet, ülkemiz şu anda bir karmaşa içinde. Her yerde, her zaman, hep politika konuşuluyor. Büyük bir değişim yaşanıyor.
Ama bütün bunları konuşmak benim harcım değil...
Sözü Nâzım a getirecek olursam, Nâzım çok romantik bir insan. Büyük şairlerde olan haslet onda da var, çünkü gerçekten büyük bir şair. İşte bu bakımdan hep geleceği düşünüyor, geleceği yaşıyor. Üstelik her planda. Hem kendi halkı için, hem bütün insanlık için her şeyin en iyisini, en güzelini isteyen bir insan. Orada bulunduğu süre içinde hiçbir politik eyleme ne karıştı, ne bulaştı. Bütün partilerin önünde ve üstünde olmaya çalıştı her zaman. Yani hep partilerüstü kalmaya özen gösterdi. Her zaman da partilerin önündeydi.

Sloganı her zaman özgürlüktü
Onun sloganı kısaca özgürlüktü. Her zaman özgürlüğe taptı ve bu kavrama büyük bir saygısı vardı. Özgürlük anlayışında da anarşist değildi.
Hiç kimsenin baskı altında kalmayacağı, zor duruma düşmeyeceği bir insanlık anlayışından yanaydı. Böyle bir insanın ve insanlığın özgürlüğünden yanaydı. Ona göre bir insan bütün yeteneklerini ancak özgür bir ortamda, özgürlük ortamında geliştirebilirdi.
Bunun yanında adaletsizliğin, haksızlığın da en büyük düşmanıydı... Irk ayrımına da karşıydı...
Vera, daha sonra sözü çocukluğuna getiriyor. Babasının İkinci Dünya Savaşı nda Almanlar tarafından öldürülmesine...
Bu yüzden Almanlara karşı duyduğu öfkeye ve Nâzım ın bu konudaki yapıcı yaklaşımına...
Nâzım, bu konuda da beni eğitmiştir. Babanı öldüren Almanlar değil, o sıradaki yönetim derdi. O bakımdan kin duymaman gerekir Alman halkına. Onlar da insanlığın bir parçası çünkü... Ve öfkemi, kinimi yatıştırırdı böylece...
Peki Nâzım Hikmet in nefret ettiği şeyler yok muydu hayatında?
Olmaz olur mu?
Anlatıyor Vera:
İnsanların hapislere düşmesinden nefret ederdi. Ona göre bütün bu belalar politikadan geliyordu. İşte bu yüzden de ülkemize geldikten sonra, ona kimi kolaylıklar, ayrıcalıklar sağlansa bile yönetimlere bağlı kalmak istemedi. Beş kuruş yardım almayı kabul etmedi.
Ülkemize ikinci gelişinde Stalin iş başındaydı. Stalin, hep Nâzım ı satın almak istemiştir.
Bu tavır Nâzım a hatırlatıldığında hepsine lanet yağdırırdı.
Nâzım ile yedi yıl birlikte oldum, onu yakından tanıdım. Bu süre içinde bir tek rubleye tenezzül etmedi. Sovyetler Birliği ne ikinci gelişinden sonra da bütünüyle gururlu, özgür, bağımsız bir insan olarak yaşamını sürdürdü. Ama bütün bunların yanında elbette trajik bir hayatı vardı.

Trajik bir hayatı vardı
Vera bu trajik hayatın ana temasını ise özetle şöyle çiziyor:
Bu trajiklik şuradan kaynaklanıyor: Bir kere delicesine sevdiği ülkesinden kaçmak zorunda bırakılmış. Bu yüzden her fırsatta ülkesine, Türkiye ye dönmek istiyor. Onun dayanılmaz özlemini yaşıyor. İşte bu yüzden de trajik bir hayatı vardı...
Buraya, yani Sovyetler Birliği ne geldiğinde ise gençliğinin ülkesine geliyordu, yani ikinci gelişinde... Lenin in ülkesine geliyordu ama, ne yazık ki yolu ve yılları Stalin in ülkesine düştü. Yani her şeyin çürümüş, yozlaşmış olduğu bir ülkede buldu kendisini...
Bu yoz ortam kişiliğine uymuyordu. Çünkü bağımsızlıktan yana bir insandı. Yalan söyleyemiyor, hiçbir şeye boyun eğmiyordu. Her şeyi olduğu gibi ortaya koymaya çalışıyordu. Düşüncelerini serbestçe söylüyordu.
Bu bakımdan kendisinin tek silahı, yani tek korunma aracı açık sözlülüğüydü ve bu silahını hiçbir zaman da elinden bırakmadı.
Ülkemde şu anda yaşanan açıklık politikası bana son derece tanıdık geliyor. Aslında ülkemin insanları için bütün bunlar zor inanılan olaylar. Oysa Nâzım, bütün bunları biliyordu. Ayrıca bunları yalnız söylemekle kalmıyor, böyle olması için insanları zorluyordu. Düşüncelerini yayıyor, çevresindekileri etkilemeye çalışıyordu.
Trajik yaşamının bir başka boyutu da bu: İnsanların korkuya alıştığı bir ülkede, hükümet katında onların haklarını aramak, onlar adına dilekçeler vermek, o yozlaşmış ortam içinde kendisini ters bir konuma itiyordu. İşte bu durumdu bir de trajik olan...
Peki, bu trajik durum içinde yönetim ile ilişkileri nasıldı Nâzım ın?
O günlerin koşulları içinde yönetime karşı eleştirel bir tavır takınan Nâzım, elbette engellenmek isteniyordu. Ama son olarak şunu söylemek istiyorum:
Bütün bunlara, bütün bu engellemelere karşın Nâzım, sonuna kadar Nâzım olarak kaldı. Hiçbir zaman diz çökmedi, korku duygusu nedir bilmedi. Yalnızca benim adıma, Acaba eşime bir şey yaparlar mı? diye çekinirdi. Ama, ölümünden sonra da başıma doğrusu bir şey gelmedi.
Biz, o sıralar Nâzım ın düşüncelerini olmayacak hülyalar katında düşünürdük. Genelde insanlar da öyle düşünürdü. Oysa bunlar olağan, olabilir şeylermiş aslında. Şimdi ülkemizde bunu yaşıyor ve görüyoruz işte...
Demek ki Nâzım olağanüstü şeyler istemiyormuş, düş kurmuyormuş yani... İnsana, insanlığa yaraşır, daha iyi şeylermiş istediği aslında.
Şimdi onu daha iyi anlıyoruz.
Nâzım ın Sovyetler Birliği ne ikinci gelişinde şöyle düşünüyor o zamanki parti yönetimi: İşte bir kişi geldi, bizim müttefikimiz. Şimdi veryansın edecek burjuvaziye, kapitalizme. Ama tersi oldu. Nâzım, Batı nın sorunlarıyla uğraşacağına, dönüp bizi eleştirdi.
İşte bu tavrına çok şaşırdılar.
Yönetimle ilişkilerine gelince...

Yaramaz bir çocuk gibiydi
Son derece söz dinleyen, kafasına koyduğunu yapan yaramaz bir çocuk gibiydi Nâzım. Ama totaliter rejimlerde bu yaramaz çocuklara karşı her zaman mekanizmalar vardır. Hiçbir şey yapmasalar da keyfini kaçırırlar.
İşte bu yaramaz çocuğu yola getirmek için çeşitli yöntemler denediler.
Diyelim bir oyunu sahnelenecek, bir süre sonra oyunu sahneden indiriyorlardı.
Oyunları kitap olarak yayımlanmıyordu.
Kalbiyle ve kanıyla yazdığı şiirlerindeki bazı sözcükler, mısralar çıkarılıyordu.
Diyelim bir dergiye şiir verdi, bir bakıyorsunuz bazı mısralar, sözcükler yok olmuş. Yani devlet, okurlarıyla arasına bir baskı, bir engel, bir sansür koymuş oluyordu.
Sonuçta yalnız Nâzım ın sinirlerini bozmakla kalmayıp ekonomik olarak da kaynaklarını kurutmak istiyorlardı.
Yönetim, Nâzım ın ölümüne nasıl bir tepki göstermişti?
Nâzım öldüğü zaman ülkemizin aydınları öyle bir yakınlık gösterdiler ki, ben bunu kimsede görmedim şimdiye kadar. Bir Saharov un ölümü öyle oldu.
Nasıl Saharov, Sovyetler Birliği nin vicdanı idiyse Nâzım da öyleydi.
Yalnızca Saharov ile kıyaslanabilir bu açıdan...
Yönetimin tavrına gelince...
Dünya çapında ünlü bir şairin eşiydim ama, öte yandan çok parasızlık çekiyordum.
Bu, nasıl olabilirdi?
Elbette para dünyada her şey değil. Ama bir gereksinim, doğal olarak. Nâzım, bu yüzden çılgına dönüp kızıyordu. Bir yerde dünya çapında bir şöhret, sevilen bir şair, içeride ise bunu çekemeyen bir sürü insan...
Bunlara da kızıyordu Nâzım.
Karakteri, muhalif olmaktı
Çünkü sürekli muhalif. Kendi çapına, kendi şöhretine uygun bir tavır gösteremeyenleri gördükçe hırçınlaşıyordu.
Sanıyorum bu muhalif olma tavrı her yerde var Nâzım ın. Türkiye de de böyle bu, Sovyetler Birliği nde de... Yani muhalif olma, onun karakteri. Fransa ya gitse örneğin, oraya yerleşip yaşasa herhalde orada da baş muhalif olurdu.
Vera, sözü yeniden Stalin dönemine getiriyor:
Nâzım ın Stalin döneminde gelişinde Sovyetler Birliği içine kapanmış, demirperdeler içinde bir ülkeydi. Radyolarda kısa dalga yoktu. Bu yüzden insanlar yalnızca kendi yayınlarını izleyebiliyorlardı. Dış dünya bilinmiyordu. Halkın gözleri dış dünyaya kapalıydı. Eğer bir insan radyosuna kısa dalga istasyonu bağlatacak olursa müthiş bir biçimde cezalandırıyordu.
Nâzım geldiği zaman ilk isteği kendisine Türkiye yi dinleyebileceği bir radyonun verilmesi oldu. Böyle bir radyoyu bir üretim fabrikasında işçiler, Nâzım için gizlice bir tane yaptılar.
Bu radyo hâlâ evdedir. O zamanki haliyle duruyor.
Nâzım, çok az uyurdu. O da saat 24.00 ten sonra. Ama bu radyodan uykusuz ya da uyanık haliyle her gece Türkiye yi dinlemeden duramazdı.
Özlemi yalnız ve yalnız Türkiye idi. Bu özlemle bir yerde duramıyor, bir yerde oturamıyordu. Durmadan geziyor, Türkiye ile ilgili bilgiler topluyordu.
Böylece sanki ülkesine olan özlemini unutmak istiyordu.
Vera nın Türkiye ile ilişkileri nasıldı?
Nâzım beni Türkleştirdi bir anlamda. Hâlâ evimde Türk yemekleri pişer. Bana Türk edebiyatı ile ilgili birçok şeyi açıkladı, anlattı. Onları bana sevdirdi.
Çünkü Nâzım Türkiye ile ilgili ne bulsa toplar getirir, bana anlatırdı. Bunun için çok yakından tanıyorum birçok şeyi. O, sürekli Türkiye yi aradı, tabii onunla birlikte ben de...


VERA YA

Moskova nın 110 kilometre doğusunda
Oka ırmağında öğrendim gümüş türküsünü ırmakların
durup dinlenmeden akıp gitmenin ululuğunu
ırmak gemilerinden suya düşen ışıkların çağrısını uzaklara
Oka ırmağından öğrendim hasretlerinin dalgın deliliğini.
Yaz geceleri Oka ırmağı
ince kumları ve sedefleriyle
           ak bir kadını yıkayarak
                    aktı odamda kalın kütüklerinin arasından.
Yaz geceleri düşmedi dallarından zamanların yaprakları
gitmeden gittim adını bilmediğim topraklara..

                                                             16 Temmuz 1960

Yaşadığımdan utandığım bir şey yok
Vera Tulyakova, kadınlara nasıl davrandığını anlatıyor Nâzım Hikmet in. Özel hayatında Nâzım, kadınlara karşı nasıl davranırdı?
Aralarında hiç tartışma çıkmış mıydı örneğin?
Yüzüne güleç bir ifade yerleşiyor Vera nın.
Onunla yaşadığımdan söylemekten çekindiğim, utandığım hiçbir şey yok diye başlıyor söze ve sürdürüyor:
Onun yapısında kadına el kaldırma olamazdı. Yalnız bana değil, başka kadınlara da el kaldırdığını duymadım, görmedim.
Düşünüyor bir süre Vera.
Sonra mırıldanır gibi:
Birkaç kez tartışma düzeyinde bir iki şey oldu galiba. Ama kavga asla. Aramızdaki bütün kırgınlıklar 10-15 dakika sonra biterdi. Farkında olmadan bağışlardık birbirimizi...
Hiç mi kavga etmemişlerdi?
Hatırlamaya çalışıyor Vera:
Şimdi bir tanesi aklıma geldi. Ben, hiç makyaj yapmam. Sabun ve temiz sudan başka boya filan da kullanmam. Saçımı da yaptırmam. Ya tepede toplar ya da omuzlarıma salarım saçlarımı.
Bir yılbaşı, tiyatro gösterisi vardı. Oraya gidecektik. Ben de nasıl olduysa bir berbere gidip biraz süsleneyim dedim.

Nâzım, çok kıskanç bir erkekti
Nâzım, çok kıskançtı ve kolay kolay ayrılmazdık birbirimizden. Bir iş nedeniyle bir süre için ayrılsak da küçük notlar yazardık birbirimize. İşte ben şuraya gidiyorum, seni filan yerde bekleyeceğim diye...
Ben de böyle bir not yazdım. Bolşoy Tiyatrosu nun yanında bir berber var, oraya gittim. Bir hanım berberi... Zaten tiyatro sanatçıları makyajlarını o berberde yaptırıyorlar.
İşte ben, o berbere gidiyorum diye bir not yazdım...
Berberde saçını yaptıranlar arasında zamanın ünlü balerinleri var. Ben bir köşede oturmuş sıramı bekliyorum.
Birden bir haber geldi, Nâzım buralarda dolaşıyormuş. Beni aramaya çıkmış...
Bu haberi duyunca yüzümü kapattım.
Beni görmeden yanımdan geçip gitti. Aslında beni görse, belki kızmayacak. Ama Brigitte Bardot gibi süslenmiş püslenmiş olarak eve geldiğimde küplere bindi.
Çok kızmıştı.
Neredeydin? diye bağırmaya başladı. Berberdeydim dedim. Seni orada aradım, yoktun diye bağırıyor, öfkesi bir türlü dinmek bilmiyordu. Durmadan Nâzım Hikmet in seni araması ayıp mı? sözlerini tekrarlıyordu.
Nâzım ın aradığı bir kişi nasıl olur da utanırdı? Oysa onun aradığı bir kadın bundan mutluluk duymalıydı...
Vera, karı sözcüğünü özellikle Türkçe söylemeye özen gösteriyor.
Ve işte bütün bu bağırış çağırış 15 dakika sürmüştü. 15 dakika sonra hiçbir şey kalmamıştı öfkeden, kızgınlıktan...
Umut beslediği bir kişi hakkında düş kırıklığına uğrarsa artık o kişi onun için ölmüş demekti. O kişiye güveni bir kez sarsılmaya görsün... O kişi artık ölmüştür onun için...
Onun bazı şeylerle bağdaşmazlığını, bu muhalif kişiliğini çok kişi anlamamıştır. Oysa Nâzım ın bu yönünü bilseler ona daha anlayışla davranabilirlerdi.
Söz, Vera nın anılarını yazdığı Nâzım la Söyleşi kitabına geliyor.
Anılarını Nâzım ın ölümünden 25 yıl sonra yazmaya karar vermiş. Çünkü kitap, o dönemde yayımlanma olanağı bulamadı diyor, açıklık politikasından sonra ortaya çıktı.
Bu durumda bile bazı şeyleri yazamamış. Bir çok şey kitabın ilk halinde yok.
Kitaba girmeyen bir anısını anlatmasını istiyorum.
Yakında Fransa da yayımlanacak. Her şey orada yazılı. Şimdi karıştırmayalım diye konuşuyor.
Kitabın geç yayımlanması biraz da benim suçum. Çünkü içinden bazı bölümleri çıkarmak istediler. Buna razı olmadım. Yine de yayımlanan bu anılar çok eksik.
Ben bunları yazdığım zaman ülkemizde açıklık politikası yeni başlamıştı. Kitabın yayınını gerçi sansür engelledi ama, benim sıkıldığım başka bir konu var.
Bu anıları yazmakla sanki evimizin bazı sırlarını açıklamış oluyorum gibi bir hisse kapıldım.
Fakat şimdi aynı düşüncede değilim. Sanıyorum her şeyi açık açık yazmak daha doğru...
Çünkü o mükemmel insan benden üç şey istemişti:
Bir, evini olduğu gibi korumak.
İki, bir daha hiç evlenmemem.
Üç, onu bütün gerçekliği ile başkalarına anlatmak...
Şimdi onun istediği bu üç şeyi de yerine getirdiğimi düşünüyorum.
Evini korudum.
Hiç evlenmedim.
Ondan sonra da bazı yönleri eksik kalsa da onun hakkında bir kitap yayımlayabildim.

VERA NIN RESMİ

Kimseler yapamaz senin resmini
Kıyıdan açılanın tanyerinden esenin
Aramasınlar seni renklerin atlıkarıncasında
Dayanmış tahta parmaklığa bir bağ taraçasında iklimler

Bizden en uzak gezegenin kederi
Aramasınlar seni uyaklarında ışıkla gölgenin
Sen oyunun dışındasın oylumların da yüzeylerin de
Bir yerlerde bir sevinç günün birinde fışkırır

Kimseler yapamaz senin resmini
Kıyıdan açılanın tanyerinden esenin
Sen kendi resmini kendin de yapamazsın
Gümüş kanatlı bir balık sıçrıyor enginde

Aynaların içine girip ötelere gitme boşu boşuna
Yitirilmiş erkekler gelir kadınlar koğuşuna geceleri
Sen kendi resmini kendin de yapamazsın
Bir açılıp bir kapanır kapılar yüreğinde

Senin resmini ben yapacağım.

                       4 Mayıs 1962


Mayakovski nin öğrencisi değildi
Vera Tulyakova, Nâzım Hikmet in evine ilk geldiğinde Nâzım ona Beethoven in 5. Senfoni sini dinletmiş...
Müzik, insanın yüreğinde ateş yakmalı, kıvılcım çıkarmalı dermiş Nâzım.
Öfke, nefret, özlem bir yanda dursun, Nâzım neleri severdi? Türk edebiyatından kimleri beğenirdi?
Müzikle arası nasıldı?
Vera, anılarını yoklayarak sözü sürdürüyor:
Kısaca şöyle söyleyeyim, Garip Kuşağı şairlerini severdi. Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet...
Kendi yaşıtları olan yazar ve şairleri sevdiği gibi daha gençlerin elinden tutar, onları desteklerdi.
Türk folklor müziğini severdi, klasik müziği de elbette.
Bach ile ilgili şiirlerini biliyorsunuz.
Beethoven i çok severdi. Onun Ben olduğum gibi bir insanım sözü, Nâzım için bir düsturdu. Beethoven e büyük bir hayranlığı, saygısı vardı.
Vera, Nâzım ın müzikle ilgili bir anısını anlatıyor:
Türk müziğini çok seviyordu, özellikle de Ruhi Su yu. Kulağı pek iyi değildi. Bir melodiyi terennüm etmeyi pek başaramazdı. Fakat yine de bir şeyler terennüm etmeyi çok severdi.
Halk türküleri, gençliğinin bazı şarkıları örneğin...
Çok ünlü bir hafif müzik şarkıcımız vardı: Leonid Utyosof.
Utyosof, 1920 li, 30 lu yılların şarkılarını söylerdi.
Nâzım, sık sık Utyosof un konserlerine gider ve bundan da büyük bir gurur duyardı.
Utyosof, sahnede yanı başına oturturdu Nâzım ı. Özellikle eski şarkıları söylediği zaman Nâzım da ona eşlik ederdi. Nâzım, şarkının Rusça sözlerini bilmese de müziği ile eşlik ederdi ona...
Utyosof ise yaşlı olduğundan sahnede sesi az çıkardı, Nâzım ın sesi ise oldukça gür...
Bu yüzden her seferinde Utyosof tan özür dilerdi konserini bozdum diye...
Utyosof, Sırtın seyirciye dönük, senin söylediğini nereden bilsinler diye teselli ederdi onu, Nasıl alkışladıklarını görmüyor musun?
Ciddi konuşmak gerekirse 12 Alman bestecisini çok severdi.
Hitler den nefret etmesine rağmen Beethoven i, Bach ı, Wagner i örneğin...
Sevdiği bir besteci de Çaykovski idi. Ama Çaykovski yi Stalin de seviyordu, Kruşçev de... Bu yüzden radyolarda durmadan Çaykovski çalardı. Bu da Nâzım ı sinirlendirirdi. Çok güzel müzik ama, bu kadar çok sık çalınırsa kısa zamanda etkisini yitirecek, bezginlik getirecek diye düşünürdü.
Bu konuda bazılarını incitmek pahasına yazılar da yazdı.
Söz, edebiyat üzerine geliyor bir daha.
Nâzım, Rus edebiyatını çok seviyordu. Tabii klasik Rus edebiyatını...
Edebiyattaki Rus ruhu idi onun ilgisini çeken. Ruslara tarihleri boyunca bir yandan yaşamaları için yardım eden, bir yandan da yaşamalarını güçlendiren ve edebiyatta yansımasını bulan bu ruhu...
Bu açıdan Dostoyevski yi, Çehov u çok severdi.

Türkiye ye âşık etmişti beni
Yaşamının sonlarına doğru Puşkin sevgisini bulaştırdım ona. Tıpkı onun beni Türkiye ye âşık ettiği gibi, ben de onu Puşkin e âşık ettirdim.
Pek öyle sorular sormazdı ama, yaşamının sonlarına doğru yarı şaka, yarı ciddi şöyle bir soru sordu bana:
- Öteki dünyada kime varırdın, bana mı, Puşkin e mi?
Shakespeare in dehasına hayranlık duyardı.
Shakespeare ile Mollier i, Mont Blanc dağının iki zirvesi gibi görürdü ve ikisini de çok okurdu.
Elbette Türk edebiyatını da çok iyi izlemeye çalışırdı. Daha o zamanlar Yaşar Kemal in, Aziz Nesin in, Fakir Baykurt un büyük yazarlar olacağına inanırdı.
Bizim ülkemizde şiiri çok severler ve yetenekli aktörler vardır.
Büyük şiir programları düzenlenir.
Bir çok aktör, büyük salonlarda toplanan halka şiirler okur.
İşte bu programlarda Nâzım ın da sıkça şiirleri okunurdu.
Kitabımda sözünü ettim, ortak bir dostumuz vardı: Sonya.
Sonya nın mesleği, bu programlarda şiir okumaktı. Nâzım ona hem Rusça, hem Türkçe şiir okumayı öğretmişti.
Sonya kadın olmasına rağmen Nâzım ın sesini taklit ederek şiir okurdu.
Bu, daha sonra bir gelenek haline geldi. Örneğin Neruda yı önce Rusça, sonra İspanyolca okumaya başladılar.
Nâzım Hikmet e her gittiği yerde sorulan bir soru da şiirinin Mayakovski nin şiiriyle ilişkisi, ondan etkilenip etkilenmediği...
Çünkü diyor Vera, her yerde edebiyat eleştirmenleri, usta-çırak ilişkisini ararlar, kim kimi etkilemiş, kim kimin ustası, kim kimin öğrencisi...
Nâzım, kendisi için Mayakovski nin öğrencisi yakıştırmasına çok kızardı:
Evet, Mayakovski yi çok seviyorum ama, onun öğrencisi değilim. Şiiri her şey etkiler, örneğin tarih etkiler, yaşanılan an etkiler...
Karmaşık bir olaydır yani bu... Yalnızca yeteneksiz şairler birinin etkisiyle yazarlar.
Bu da taklitten başka bir şey değildir.

Her zaman değişmeyi severdi
Ben bu konuda uzman değilim diye konuşmasını sürdürüyor Vera:
Nâzım, bütün büyük ressamlar, sanatçılar gibi dönemleri olan bir sanatçı. Bu yüzden her zaman değişmeyi severdi. Bir türlü yazarken başka türlü yazmanın yolunu bulduğunda çok sevinirdi.
Örneğin Saman Sarısı nı yazdığı zaman, onun teknik olarak başka bir şiir olmasına fazlasıyla sevinmişti.
Çünkü daha önce böyle yazmıyordu.
Yaşamının son yıllarındaki dönemde dünyada hayat çok hızlandı ve gazetecilik özel bir önem kazandı.
Bu bakımdan da Nâzım, şiirinin bu yönde değişmesini önemsiyordu, yani böyle bir biçim almasını...
Yani hayatla ilgili, hayatın akışıyla ilgili kısa, enerjik bilgilerin şiire akmasını, yansımasını...
Tanganika Röportajı da böyledir işte...
Nâzım Hikmet in oyunlarına çekmek istiyorum sözü.
Nâzım dan tiyatro üzerine anılarını yazmasını istemişler, o da 1960 yılına kadar olanları yazmış.
Bu anılarında Nâzım, Muhsin Ertuğrul u, Karagöz ü, Moskova da gördüğü yeni bir oyunu, kendi yazdığı oyunları anlatmış...
Yüz daktilo sayfası kadarmış bütün bunlar ve üstelik Türkçe olarak kaleme alınmış...

Yazdığı ilk oyunlar...
Vera, bu arada Nâzım ın yeni bulunan iki oyunundan söz ediyor.
Nâzım ın ölümünden sonra tiyatro yönetmeni bir kadının yaşamı da son buluyor.
İşte bu kadının arşivi karıştırılırken bir zarf çıkıyor ortaya.
Zarfın içinde de Nâzım Hikmet in 1922-23 yıllarında Moskova da oynanmış, ama basılmamış iki oyunu...
Kadın bu oyunları özenle daktilo etmiş ve sahneye koyduktan sonra saklamış...
Kadının adı Regina Yanuşperiç...
Belki de bunlar, Nâzım ın yazdığı ilk oyunlar...
Nâzım, bunları el yazısıyla bir okul defterine yazmış. Zarfta oynandığı tiyatronun afişi de vardı, kırmızı, siyah renklerle süslenmiş bir afiş...
Regina, Nâzım sağken ondan bir Türkiye haritası almış, onu da zarfın içine koymuş...
Tiyatronun adı ise Metla, yani Fırça...
Vera, oyunlarının adlarını hatırlamasa da konularını kaba hatlarıyla şöyle aktarıyor:
Biri polisiye oyun. Zengin bir burjuva ailesi anlatılmakta. Aile toplanmış, gelecek konukları bekliyor. Evde bir parti verilecek. O sırada hapishaneden kaçan bir çocuk, saklanmak üzere eve geliyor. Oyun sonunda zengin aile o gizli suçluyu bulup polise teslim ediyor.
Fakat daha sonra ev sahibi anlıyor ki, evinde saklanmak isteyen o suçlu çocuk, çok sevdiği bir okul arkadaşıdır.
İkinci oyun ise, bir çocuk filminin senaryosu...
1920 li yılların Robin Hood unun bir varyantı... Çocuklar için yazılmış sempatik bir oyun...

Şiirleri dünyanın 58 dilinde...
Nâzım ın şiirleri yaşadığı süre içinde dünyanın 58 ülkesinde yayımlanmış...
Sovyetler Birliği nde ise hemen hemen bütün dillerde...
Vera, bu dillerin sayısının 78 i bulduğunu belirtiyor.
Vera, şöyle anlatıyor Nâzım ın eserlerini:
Roman olarak yazdığı bir eseri var: Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim...
Fakat Nâzım, bu romanının yayımlanışını göremedi.
Çünkü roman, ölümüne çok yakın bir tarihte yayımlandı.
Biliyorsunuz gençliğinden söz ediyor bu romanında.
On altı tane bitmiş oyunu var.
Yukarıda sözünü ettiğim gibi kimileri gençliğinde yazdığı oyunları, buldukça bana gönderiyor. Yani gençliğinde yazdığı oyunlar hâlâ ortaya çıkmakta...
Ve pek çok şiir...
Sanırım burada ortaya çıkacak bazı şiirleri...
Örneğin hapishanelerde yazdıkları...

.....

Saint Michel rıhtımında beşinci kattan çıkar yola
Yüzer bacaların üstünde Dino ların tavan arası
Burası ölümsüz dostlukların gemisi
Tuallerde Antibes denizi cıvıl cıvıl,
Ve sofrada midye dolması İstanbul umdan
Ve duvarda Ah! ın iki gözü iki çeşme
Ve Güzin ablam zeytin dalıdır
Verusam püsküllü mısır
Abidin dümeni Güneydoğuya kıvır
Varalım Emirgân a

..... 30.12.1962


İnsanlar acıya çabuk alışıyor
Bu masanın çevresinde oturmaktayız. Buraya gelmek çocuklar arasında bir oyun gibiydi başlangıçta.
Bunlar, Vera nın İstanbul a iner inmez ilk söyledikleri...
Vera, Salacak ta bir meyhanede cam kenarında oturup Boğaz ın karanlık gölgeli sularına bakarken hâlâ Türkiye ye geldiğine bir türlü inanamanın şaşkınlığı içinde.
Nâzım, Vera bir gün İstanbul a giderse onu karşılayacağını söylermiş her zaman.
Bu yüzden kendimi çocuklar gibi hissediyorum diyor Vera. Çocuklar bayramı beklerler ve hiç gelmeyecek sanırlar onu.
Duygularımı ifade etmek çok güç... Çünkü her şey son derece olağanüstü... İnsanlar, acıya çok çabuk alışıyorlar, mutluluğa alışmaları ise pek o kadar kolay olmuyor.
Nâzım derdi ki: İstanbul a gitsek, Boğaz kıyılarda dolaşsak, sana bizim kırmızı balıklardan ikram etsem...
İşte şimdi İstanbul dayım, Boğaz kıyısında... Elbette sosyalist düşünceler çok güzel, fakat kırmızı balıklı sosyalist düşünceler daha da güzel...
İstanbul dan, Boğaz dan konuşulsa da Vera, sözü hep Nâzım üzerine çekmek istiyor. Daha doğrusu Nâzım ile olan ilişkilerine...
Ne olabilir onu Nâzım a böylesine çeken?
Nâzım ın en sevdiğim tarafı, iyiliği idi. Her konuda, yalnız benim için değil, herkes için iyiliği...
Türk erkekleri gibi kıskanç biriydi. Bunu algılayabilmek başlarda çok zordu. Onun kıskanmaktan, benim alınmaktan vazgeçmem için zaman gerekti bu yüzden.
Gerçi benim için böyle bir sorunun önemi yoktu. Çünkü aramızda epey bir yaş farkı vardı.
Sonra Nâzım ın bana ne kadar ciddiyetle baktığını biliyordum. Hangi zor yolların bizi buluşturduğunu da...
Dolayısıyla benim onu kıskanmam için bir neden yoktu.
On-on beş yıl birlikte olsaydık belki ilişkimiz gelenekselleşir, ben de onu kıskanabilirdim.

Her yere ışık gibi girerdi
Nâzım, ışık gibi girerdi her yere ve bir yere girdiğinde kadınlar akıllarını kaçırmış gibi olurlardı. Elbette kadınların ona bakışlarındaki hayranlığı anlıyordum.
Bir kahramandı o, bir şair, güzel bir adam ve çağın vicdanı olarak kabul edilmiş bir kişi!
Nâzım Hikmet ten bir çocuk sahibi olmayı ister miydi Vera?
İlk önce çocuğumuz olmasını istiyordum diye yanıtlıyor Vera ve devam ediyor:
Bu duyguyu nasıl anlatayım, bilemiyorum. Nâzım, olabilecek bir çocuğumuzla bile beni paylaşmayı istemiyordu. Çünkü onun zamanı yoktu. Çok az bir zamanı kaldığına inanıyordu. Yaşlanınca egoist oldum galiba derdi. Çocuğun olunca bütün sevgin ona gidecek, bense onuncu planda kalacağım. Zaten zamanım çok az, beni anlamaya çalış diye konuşurdu.
Yaşamaya ne kadar az zamanı olduğunu anlatmaya çalışırdı hep. Her gününü bir yıl olarak kabul ediyordu. Hiç boş dakikası yoktu sanki. Bu yüzden onun yaşama günü çok uzundu.
Bu da hayatta çok nadir rastlanan bir şey olsa gerek...

VERA YA

Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana

Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm
            1963
                                                                                
Nâzım aramızda yaşıyor
Bu gecenin sabahında Vera Tulyakova, İstanbul dan ayrılacak. On günlük gezisinin son saatleri...
Nâzım Hikmet in nasıl öldüğünden söz etmek istemiyor, çünkü ölmedi ki Nâzım, aramızda yaşıyor hâlâ...
Bir ayrılık söz konusu olabilir ancak...
Ve Türkiye den ayrılırken Vera nın gözlemleri...
Bir hafta kadar önce, Türkiye yi kucaklayabileceğim aklıma bile gelmezdi. Türkiye ye belki daha önce gelebilirdim bir turist grubuyla. Ama ben Nâzım ın karısı olduğum için böyle gizli olarak, kendimi gizlemiş olarak gelmek istemiyordum.
Ayrıca Türkiye ye neden turist olarak geleydim.
Bu davranış hem Nâzım, hem Türkiye için hoş bir davranış olmazdı.
Bu görüşme çok insanca olduğu için Türkiye ye çok minnettarım şimdi. Bir iyilik havası içinde çok iyi görüştük. Bu yüzden Cem Yayınevi sahibi Ali Uğur a ne kadar teşekkür etsem az...
Çünkü böyle bir olayda bir risk de vardı. Benim gelişimi beğenmeyenler, hoş karşılamayanlar çıkabilirdi.
Taş atmasalar da kimi sözleriyle yaralayabilirlerdi beni...
Ama hiçbiri olmadı bunların.
Çok az zamanım oldu İstanbul da. Çünkü bu, turistik bir gezi değildi. Birçok insanla görüşmem gerekiyordu.
Ve birçok insanla görüşüp bol bol Nâzım Hikmet ten konuştuk. Nâzım sız geçen bunca yılda onun hakkında söyleyecek ne çok şey birikmişti içimde. Ve onun hakkında ne sorulursa sorulsun, mutlaka bir yanıt vermek istiyordum.
Aslında Nâzım ı konuşmak çok zor.
O kadar büyük bir insan ki, onun hakkında konuşurken sözcükleri tam anlamında kullanmak gerek.
Ben onun hakkında konuşurken evrensel bir şey söylemiyorum, bildiğim kadarıyla onu anlatmaya çalışıyorum.
Buradayken de soyut değil, somut olarak konuşmaya çalıştım.
Daha çok, Nâzım ile ilgili olayları anlattım, ki bunlar küçük ve somut şeylerdi.
İnsanlar onun yaşamını, huyunu, nasıl bir insan olduğunu bilsinler istedim.
Sabah otelde uyandığımda her gün diyordum ki, bugün artık kimse gelmeyecek, kimse Nâzım ı sormayacak, ben de rahat rahat İstanbul u gezeceğim.
Ama o gün, daha çok insan geliyordu.
Her gün dört saatimi kitap imzalamakla geçirdim.
İstanbul benim için Nâzım ın hasretinin ve hayal ettiğinin kentiydi.
Ve bir gün, birdenbire kendimi İstanbul da buldum. Baktığım her pencerenin ardında İstanbul yaşıyordu.
Ama öylesine gelişigüzel dolaşmak, insanlarla iç içe yaşamak, İstanbul a dokunmak, maalesef böyle şeylere pek fırsat bulamadım.
Örneğin bugün Süleymaniye camisini gördüm, Kariye yi gezdim.
Süleymaniye, çok muazzam bir yapı. Onu duyumsamak çok şaşırtıcı bir şey... Sanki yüzyıllar, insanın başına vurmaya başlıyor.  İstanbul da hep bunu görüyor, hissediyorsun zaten. Tarihle bugünün iç içeliğini, ilişkisini yani...
Evler de, insanlar da, yemekler de böyle, tarihi yapılar da...
Sonra Boğaziçi türkü gibi, efsane gibi bir şey...
O kadar çok şey var ki bu kentte birleşen, bunları anlamaya insanın aklı, duygusu yetmiyor.

Hiç yabancılık çekmedim İstanbul da
Şunu da söylemek istiyorum:
Ben hiç yabancı hissetmedim kendimi burada. Çünkü Nâzım oldukça Türkleştirmişti beni.
Bana şöyle derdi:
O kadar güzel Türkleştirdim ki seni, bir mıknatısın çekim alanı gibi onun çevresinden hiçbir zaman çıkamayacaksın.
Bu yüzden bir akrabalık duygusu hissediyorum burada. Yaşlı kadınları gördüğüm zaman, bana sanki kızlarına bakıyorlarmış gibi baktıklarını hissediyorum.
İşte bu bakışlarda hiçbir yabancılık yok ve bu da beni çok mutlu kılıyor.
Burada çok hoş günler geçirdim. Hem bizden farklı bir dünya hem de onların dünyası diyemiyorum, çünkü bir bakıma ben de bu dünyanın bir parçasıyım.
Bir heykeltraş bir parça çamurdan nasıl bir heykel yapmışsa Nâzım da benim üzerimde öyle çalışmış...
Şiirleriyle o da İstanbul u, Türkiye yi sevdirmişti bana.
Buraya geldiğim zaman gördüm ki attığı tohumlar iyi filiz vermiş, çürümemiş. Bu bakımdan iyice Türkleşmiş bir kadın sayıyorum kendimi. Eğer İstanbul a biri kötü bir söz söylerse, hemen ağzının payını vermeye hazırım artık...
Ama şunu da söylemek gerek: İstanbul un sırrını çözemedim ben. Burada belki daha uzun süre kalmalı, daha heyecansız günler yaşamalıyım. Biraz düşünecek zamanım olmalı. Çok soru sormalıyım örneğin, çok da yanıt almalı...
Bunlara pek zamanım olmadı doğrusu...
İnşallah diyor Türkçe olarak Vera, inşallah gün gelecek bir daha görüşeceğiz İstanbul ile. Her ihtimale karşı buradan bir sürü resim götürüyorum. Eski ve yeni dostlarımın resimlerini... Ve onların bana her gün verdiği sıcaklığı kalbimde taşıyarak...
Sonunda Nâzım ın istediği bu kente gelmemdi.

Nâzım da gelmeliydi İstanbul a
Aslında o gelmek istiyordu, ama olmadı.
Zaman geçiyor ve madem ki bu dünyadan gidenler böyle bir ricada bulunuyorlar, onların bu isteklerini yerine getirmek gerekli diye düşünüyorum. Onun için burada yaşadığım bütün bu olaylar, sanki kaderin büyük bir bağışı bana, daha doğrusu bir armağanı.
Hiç mistik bir tarafım yok, mistik bir kadın değilim ama, sanki bütün bunları Nâzım yaptırmış gibi bir duygu var içimde...
Bilmiyorum, bundan sonra daha mı kolay yaşayacağım, yoksa zor günler mi bekliyor beni?
Vera ya son olarak Nâzım ın mezarının Türkiye ye getirilmesi konusunu soruyorum.
Böyle bir olay karşısında ne düşünüyor Vera, buna tepkisi nasıl olabilir?
Bence bu, çok adil bir istek diye söze başlıyor Vera.
Ama kimi endişelerini de gizlemiyor.
Söz, yine Vera nın:
Böyle iyi bir şair çok sevdiği Türkiye toprağında yatarsa daha huzur içinde olacak, daha huzurlu yaşayacaktır.
Nâzım ın burada bulunması bence Türk halkının gururu için önemli.
Mezarının burada olması yani...
Nâzım adına bir şey söylemek aslında çok zor. Ama bence Türkiye, Nâzım ı da çekiyor.
Gün gelir bu istek yerine gelir. Türkiye toprağı çok güzel, burada daha rahat uyuyabilir.
Fakat sorunun bir de başka yüzü var.

Türk pasaportu kapanmayan yarasıydı
Türk pasaportu taşıyamamak Nâzım ın hiç kapanmayan yarası gibiydi.
Fakat Nâzım, artık şiirleriyle, eserleriyle yaşıyor.
Bu da çok humaniter bir şey.
Bunun için önce Türkiye, Nâzım ın yurttaşlık sorununu çözmeli.
Çünkü Nâzım, Türkiye için hep güzel şeyler düşlemiş, hep halkının iyiliğini istemiş ve kendi isteğiyle terk etmemiş ülkesini. Ölüm endişesi olmasaydı içinde, bırakıp gider miydi hiç Türkiye yi?
Bilmiyorum, bu konuda ne düşünüyor Türkiye kamuoyu.
Türkiye ile Nâzım arasında duran o yapay duvarı yıkmak için bir şeyler yapılmalı, o duvarı bir an önce yıkmalı Türkiye.
Nâzım ın şiirlerinin ders kitaplarına girdiği, çocukların okullarda onun şiirlerini okuduğu, şiirleri televizyon ekranında görüldüğü zaman, elbette mezarının buraya getirilmesine de gelir sıra...
Ama şimdi Nâzım, çok şerefli bir yerde yatıyor. Mezarını devlet korumakta. Çok güzel bir heykelini yaptık. Mezarı her zaman çiçeklerle donatılıyor. Ziyaretine her gün birçok insan geliyor. Yani şu anda çok sağlam bir yerde.
Gerisi ise Türkiye nin bileceği bir iş... Vera Tulyakova nın artık İstanbul dan ayrılma zamanı.
Yarın, burada topladığı anılarıyla Moskova ya dönüp, yine sinema üzerine çalışacak... Çünkü Devlet Sinema Enstitüsü kadrosunda profesör. Son sözleri yine Nâzım Hikmet üzerine:
Zaten Nâzım ile tanışmak için, o enstitüyü bitirdiğim belli oluyor. Annemin isteğini yerine getirip çocuk doktoru olsaydım herhalde Nâzım ile tanışamaz, ona rastlayamazdım...
Nâzım Hikmet ile tanışmasından sonra, işte böyle başlıyor Vera Tulyakova nın İstanbul ile yeniden
tanışması...
                                                  REFİK DURBAŞ





Nazım Hikmet I Vera Anlatıyor yazısı toplam 17213 defa okundu
Nazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler Yazarlar Sayfayı Yazdır    Nazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler Yazarlar Arkadaşına Gönder

Bağlantılı Yazılar
Nazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler Yazarlar
Nazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler YazarlarNazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler YazarlarNazım Hikmet I Vera Anlatıyor | şairler Yazarlar