Bozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin Tarihi

Bozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin TarihiBozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin TarihiBozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin Tarihi
Bozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin Tarihi Bozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin Tarihi
Bozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin TarihiBozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin TarihiBozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin Tarihi
Bozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin TarihiBozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin TarihiBozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin Tarihi
Bozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin Tarihi



Bozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin Tarihi
Bozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin TarihiBozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin TarihiBozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin Tarihi
Bozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin TarihiBozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin TarihiBozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin Tarihi
Bozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin Tarihi Bozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin Tarihi
Bozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin TarihiBozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin TarihiBozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin Tarihi
 
Bozkır Kültüründe Yönetim
Kategori : Türklerin Tarihi

Hükümranlık:

Devlet, genel târifi ile, emretmek hak ve yetkisinin ve o emri uygulama kudretinin bir arada yürürlükte olduğu bir yüksek sosyal nizamdır. Ancak emretme hakkının itaat edenler tarafından meşru kabul edilmesi lâzımdır, aksi halde devlet yok, zorbalık vardır. Meşrû tanınan devletlerde, topluluklara göre, çok çeşitli olan hükümranlık şekilleri arasında ortak olmak üzere üç tip tesbit etmek mümkün olmuştur: Gelenekçi, karizmatik, kanunî.  Eski Türk hükümranlık telakkisi, karizmatik (Tanrı bağışı na dayanan) tip olarak kabûl edilebilir. Bütün vesikalar Türk hükümdarına idare etme hakkının Tanrı tarafından verildiğini (bağışlandığını) göstermektedir: Asya Hun imparatorluğunun ünvanı: Gök-Tanrı nın, güneşin, ayın tahta çıkardığı Tanrı kut u Tan-hu idi. Gök-Türk hakanları da öyle idi: Tanrı ya benzer, Tanrı da olmuş Türk Bilge Kagan, Babam kagan ile anam hatunu Tanrı tahta oturttu , Tanrı irade ettiği için, kut um olduğu için kagan oldum vb. Uygur Hakanları nın unvanları da bunu ortaya koyar. Tuna Bulgarları nda da hükümdar Tanrı tarafından tahta çıkarılmıştır.
Hazar hâkanı, eğer Ibn-i Fadlan ın bilgileri doğru kabûl edilirse, halktan tecrit edilmiş, âdeta Tanrı gibi bir hayat yaşıyordu. Bozkır Türk hükümdarı Tanrı tarafından kut ve ülüg (kısmet) ile donatıldığı için işbaşına gelebilmektedir. Bu tarihî kayıtlardan da anlaşılıyor ki, eski Türk devletlerine siyâsi iktidar kavramı kut tabiri ile ifade ediliyordu. Bu itibarla Türk dilinin en eski kültür kelimelerinden biri (2200 yıldan beri mevcut) olan kut (yâni Türkler de siyâsi iktidarın mâhiyeti) ünlü siyaset kitabı Kutadgu-Bilig de açıklanmıştır. Buna göre, Kut un tabiatı hizmet, şiarı adâlettir... fazilet ve kısmet kut tan doğar... Beyliğe (hükümdarlığa) yol ondan geçer ... Herşey kut un eli altındadır, bütün istekler onun vasıtası ile gerçekleşir. ilahîdir... Bey, bu makama sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana tanrı verdi... Hükümdarlar iktidarı Tanrı dan alırlar... (Kutadgu-Bilig).
Bunlara bakılarak eski Türkler de karizmatik iktidar görüşü umumi kanaat hâline gelmiş olmakla beraber, arada mühim farklar göze çarpmaktadır: Karizmatik meşrûiyete bağlı topluluklar umumiyetle dinî toplumlar olduğu hâlde Türk siyâsî birlikleri dinî vasıf taşımaz. Peygamberler veya veliler tarafından idare edilen Türk devleti yoktur. Türk hükümdarları, insan üstü varlık da sayılmamaktadır. Hem kendisi, hem halk onun normal bir insan olduğunun farkındadır (kitâbeler). Esasen Türkler de Kut telakkisi sınırsız bir hâkimiyete imkân tanımamaktadır. İdare yetkisi bazı şartlarla sınırlandırılmıştır. Bunların başında halkı doyurmak, giydirmek, toplamak, çoğaltmak ve huzura kavuşturmak gelir (kitabeler). Türkler de hükümdarlık alâmeti sayılan büyük resmi ziyafetler ve umumiyetle hâkan sofrasının halka açık tutulması bunun sembolik ifadesidir. Halka, aç mısın, tok musun, diye sor... Elini açık tut: Bir hükümdar kuldan fakir adını kaldıramazsa nasıl hükümdar olur?
Kutadgu-Bilig halkın hükümdardan istediklerini: a- İktisadî istikrar, b- Âdil kanun, c- Asayiş, olarak sıraladıktan sonra şöyle der: Ey hükümdar sen halkın bu haklarını öde, sonra kendi hakkını isteyebilirsin!
  Bey, iyi kanun yapın, kanuna kendin riayet et ki halk da sana itaat etsin!
Türk hükümdarı bu vazifelerini yapamazsa kut unun Tanrı tarafından geri alındığı düşüncesi ile iktidardan düşerdi. Gök-Türk tarihinde genç hükümdar İnal Kagan a karşı yapılan 716 yılı ihtilali bu gerekçeye dayanıyordu. Diğer taraftan hâkanlık tahtına çıkışta da daima töre hükümleri göz önünde tutulmakta idi.
581'de ölen Gök-Türk hakanı Ta-Po yerine onun vasiyet ettiği Ta-Lo-pien in hâkanlığını, töreye uymadığı için devlet meclisi red etmişti. Demek ki başlangıçtaki bütün karizmatik görüntüsüne rağmen, Türk hükümranlık telâkkisi kanuna dayanan meşruiyetçi tipi temsil etmekte idi. Ancak siyasî iktidarın kaynağını Tanrı ya bağlamakla yâni hâkanı Tanrı huzurunda sorumlu tutmakla Türkler, bugün milli irade diye ifade edilen, hükümdar üstü yüksek otorite (Souverainete, Sovereignty) meselesini, üstün siyasi kültürleri sayesinde daha o çağlarda halletmiş ve insanları hükümdarın şahsi insaf duygusuna sığınmaktan kurtarmıştı. Bu tarzda bir hükümranlık düşüncesi yukarıda da söylediğimiz gibi, benzeri eski Roma da görülen ve hükümdarın icraatının millet tarafından kontrolüne imkân veren imperium şeklinde tecelli etmekte idi. Bu kontrol meclisler aracılığı ile yapılıyordu. Asya Hun devletinde bir dâimî meclis (danışma kurulu veya devlet meclisi) bir de her yılın 9. ayında güney sınırı civarındaki Ma-yi sahrasında yapılan umumî halk toplantısı vardı ki, bunda memleket meseleleri hakkında umumî müzakereler açılırdı.
Avrupa Hun imparatorluğundaki benzer bir kuruluşa Priskos seçkinler veya seçilmişler meclisi adını vermektedir. Gök-Türkler de devlet meclisi herhalde dâimî idi. Çünkü yalnız askerî ve siyasî meselelerin değil, iktisat ve kültür işlerinin de burada konuşulup karara bağlandığı anlaşılıyor. Bilge Kağan ın kurula getirdiği iki mesele: Türk ülkesinde şehirlerin, Çin deki gibi, surlarla çevrilmesi ve Budizm ile Taoizm in yurtta yayılmasının teşviki teklifleri, ünlü aygucı (devlet müşaviri) Tonyukuk un muhalefeti neticesinde red edilmişti.  Bu meclis, Uygurlar da görüldüğü üzere, gerektiğinde, hânedan dışından dahi han seçebiliyordu. Hazarlar da bir ihtiyarlar meclisi vardı. Tuna Bulgarlar ında bir millet meclisi bulunmakta idi. Oğuz Kağan da, mâiyeti ve dâvet ettiği halk ile bir toplantı yaparak kengeştiler . Kengeş tâbirinin hâkanın tekliflerini milletin tasvibine sunması olarak açıklanması, aynı geleneğin Oğuzlar arasında da devam ettiğini gösterir.

Hükümdâr
Bozkır Türk devletlerinde başkanlar çeşitli ünvanlar taşımışlardır: Tan-hu (veya Şan-yü), kagan, kan (han), yabgu, İl-teber vb. Bunlar arasında Türk tarihinde en yaygın olanları han (kral) ve kagan (imparator) idi. Bunların Moğol Juan-juan devletinden Gök-Türkler e geçtiği hakkındaki iddia eskimiş görünüyor, çünkü han ünvanının 3. asırdan beri Türkler ce bilindiği gibi, Avrupa Hun hükümdarı Attilâ nın hanımının adında da han ünvanı mevcut idi: Arıg-kan. Yabgu ünvanı Hunlar dan beri mevcuttu. Hükümdarın törenle ünvanını alırken, zevcesinin de resmen aldığı katun (hâtun) ünvanı da Hunlar dan beri Türklerce tanınmakta idi. Devlette hâtunlar da söz sahibi idiler. Devlet meclislerine katılırlar bir dereceye kadar formalite olsa da, elçileri ayrıca kabul ederlerdi. 585 ve 726 yıllarında Çin elçilerinin kabulünde Gök-Türk hâtunları hazır bulunmuşlardı. Hâtunların gelecek hâkanların anneleri olmaları sebebi ile, ilk zevce ve asil (yani Türk) olmalarına dikkat edilirdi. Umumiyetle en büyük evlât veliahd tayin edilirdi. Veliahd durumudakiler küçük yaşta iseler amcaların tahta geçmeleri töreye uygundu. Devlet başkanlarının oturduğu başkentte ordu deniliyordu.

İkili Teşkilat
Eski Türk devletinde arazi iki idari bölgeye ayrılırdı: Sağ-sol, kuzey-güney, doğu-batı, ak (sarı)-kara (Ak-Hun, Sarı Türgiş-Kara Türgiş, Sarı Uygur, Sarı (ak) Oğur, Kara Hazar-Ak Hazar, Kara Macaristan- Ak Macaristan, Kara Kıpçak, İç-dış (Karluklar da?, Bulgarlar da), Üç-ok Boz-ok (Oğuzlar da) Bu bölünmede dâimâ bir tarafın hâkimiyet üstünlüğü tanınırdı.  Bu yön Asya Hunlar ında sol, Batı Hunlar ın da, Gök-Türkler de Uygurlar da sağ idi. Bölümlerin başındaki idareciler, asıl hükümdarın yüksek hâkimiyeti altında töre hükümlerini görürler, kendi ülkelerini ilgilendiren hususlarda dış münasebetlere girerler, ancak bütün il le alâkalı meselelerde toplanırlardı. Ordu lar birleştiği zaman herkes mensup olduğu cihete göre sağ veya sol kanatta yerini alırdı. Kanat hakanları imparator âilesi mensupları arasından tâyin edilirdi: Uldız, Aybars, Oktar, Atillâ nın baba tarafından yakın akrabaları idiler. Daha sonraki kanat kıralları İrnek, Dengizik İmparator İlek in kardeşleri idiler. Sivil idarede Devlet meclisi üyeleri, buyruklar (nâzır, bakan), iç-buyruklar (saray idaresine bakan) yanında inanç, tarkan, apa, boyla, yula, baga, ataman, tudun, yugruş, külüg, atı (Gök-Türkler de) ve babacık (Hazarlar da), sonraları atabey vb. ünvanlarını taşıyan ve hiçbiri verasete dayanmayan devlet büyükleri bulunurdu.

"Çifte Krallık Meselesi
Türk siyasi kuruluşlarında görülen ikili teşkilat, çifte kırallık diye anılan bir görüşün ortaya atılmasına sebep olmuştur. İddiaya göre bölüm başkanlarının hareket serbestliklerine sahip bulundukları, bir birbirine paralel hükümet icra eden iki hükümdar olarak ayrı ayrı iktidarı temsil ettikleri bu sistem, aslında, irsî, dinî ve sosyal köklere dayanmakta ve yalnız Türk göçebelerine mahsus olmayıp, Kırgızlar, Moğollar, Urallar, Tibetliler, Orta Afrika ve Okyanusya kabileleri arasında da görülmektedir, ancak Türkler de bu devlet nizamı sayesinde yükselmek gibi bir seçkinlik kazanmış bulunmaktadır.
İlk bakışta çok cazip gelen bu görüş, hiç olmazsa Türk devlet anlayışı ve âmme (kamu) hukuku bakımından şüphesiz tam gerçeği ifade etmemektedir. Çünkü Türkler de hâkimiyette bir parelellik değil, mutlaka bir tarafın üstünlüğü bahis konusudur. Nazarî bile olsa bu husus hâkanlık alâmeti ile belirlenmektedir. Meselâ Gök-Türkler de altın kurt başlı sancak daima doğu kolunun hükümdarında bulunur, onun sarayının veya otağının önünde dalgalanırdı.
Çin imparatoru, 581 yılında, Gök-Türk hakanlığının batı kolunu doğudan ayırmak istediği zaman oradaki Tardu ya bir altın kurt başlı sancak göndererek, onu Gök-Türkler in hâkan ı olarak selamladığını bildirmişti. Bu durum diğer Türk devletleri için de böyle idi. Meselâ, Asya Hun Tan-hu su Mete nin yanında onunla denk iktidarda başka bir şahıs düşünmek ve Batıda Atilla gibi bir devlet adamının iktidarına ortak birisini tasavvur etmek güçtür.  Diğer taraftan, Türkler de hükümranlık hakkını karizmatik vasfı da buna mânidir. Bu yönden Hazarlar da, hemen hiçbir sorumluluğu ve icra yetkisi olmayan hâkan ın yanında, fiili hûkümdar durumundaki Bey veya Şad son derece de dikkat çekicidir. Aranan nokta sadece hüküm sürmek değil, fakat daha da mühim olarak, bir meşrûiyet meselesi olduğuna göre, birden fazla şahsın aynı devlet idaresinde ve aynı kudrette Tanrı bağışı (kut) ile donatılmış kabûl edilmesi müşküldür.  Hâkan yanında yabgu (Gök-Türkleri de) her bakımdan bir yardımcı, yine hâkan yanında bey (Hazarlar da), Kündü yanında yula (Macarlar da) yabgu yanında Kül-Erkin (Oğuzlar da), hükümdarın namına bir icracı durumundadır. Ve esasen Türk siyâsî teşekküllerinde bunların veya tâbi bölüm idarecilerinin veya kanat kırallarının, devlete karşı isyanı göze alamadığı müddetce herhangi bir iddiada bulunduğu görülemez.
Karizma nın babadan oğullara intikal ettiği inancı dolayısıyla, hükümdarın ölümünden sonra evlâtları arasında meydana gelen taht mücadelelerinde ise, içlerinden biri tam başarıya ulaşamadığı takdirde, devlet parçalanmakta, iki veya daha fazla müstakil sahaya ayrılmakta, yeni devletler doğmaktadır (Hunlar da, Bulgarlar da, Göktürkler de, Tabgaçlar da, Türgişler de hattâ Kara-Hanlılar da olduğu gibi).
O hâlde Türk âmme (kamu) hukuku hükümranlık hakkının paylaşılmasını tanımamaktadır. Buna göre de devletin oldukça merkeziyetçi bir karakter taşıması lâzım gelir. Türk devletinin idaresindeki genel tutum da bunu teyid eder mâhiyettedir.
Attila geniş ülkesinin doğusundan Urallar a kadar olan kısmını oğlu İlek in idaresine vermişti. 630 dan önce Gök-Türk imparatorluğunun batı kanadı olan Hazar ülkesi Aşına âilesinden bir prensin idaresinde idi. Karluk yabguları Aşına âilesine bağlanmaktadır. Uygur, Türgiş, Oğuz Yabgu devleti gibi nisbeten küçük siyasi teşekküller de şüphesiz aynı tarzda idare edilmekte idi. Mesela Uygur hâkanı Moyen-çur, henüz Tegin iken Oğuzlar ın başında bulunuyordu.
İl-hâkanlık (imparatorluk) larda durum biraz farklı idi. Çünkü devlete tâbi olan birçok ülkeler kendi iç işlerinde serbest idiler. Meselâ Asya Hun imparatorluğunda M.Ö.176 yılında bu durumda olanların sayısı 26 idi. Attila zamanında Batı Hun idaresine tâbi Germen, İranlı, Fin-Ugor ve Islav toplulukların yekunu ise 25 in üstünde idi. Yabancılar her halde bütün imparatorlukta (Vassal) devletler hâlinde idiler. Merkeze bağlılıklar ise hâriçte temsilci bulundurmamak, dış münasebetlerini Türk devletleri aracılığı ile yapmak, belirli vergi ödemek ve gerektiğinde askerî destek sağlamaktan ibaretti. Campus Mauriacus savaşında Attila nın 200 bin kişiyi aşan ordusunda bu vassal ların, Türk usulü seri harekete elverişli olmayan yaya destek kuvvetleri asıl Hun ordusundan çok fazla idi.
Türk devletine ancak hükümdarları, kıralları, şefleri vasıtasiyle bağlı olan bu gibi ülkeler, Türk devleti yıkıldığı zamanlarda, kendi kavmî bünyelerinden bir şey kaybetmeksizin tekrar ortaya çıkıyorlardı.

Siyasî Faaliyet
Büyük Türk imparatorluklarında diplomatik temasları yürüten dış işleri idaresi en mühim makamlardan biri idi. Asya Hunları'nın merkezinde çeşitli dillerde konuşan ve yazan kalabalık bir hey'et çalışırdı. Batı Hun imparatorluğunun başkentinde kâtipler, tercümanlar, kuryeler faaliyet halinde idiler. Yazılan yazılara tan-hu'nun veya hakan'ın resmi mühürü basılırdı. Casusluk yapmadıkları müddetçe elçilere dokunulmazdı.
Şüpheli hareketleri görülen yabancı temsilciler hapse atılır veya ülkenin uzak bir yerinde, belirli bir zaman için, ikamete memur edilirdi. Çinliler'in, Hun ve Gök-Türk imparatorlukları içinde ve Bizans'ın Batı Hun imparatorluğunda kesif casusluk faaliyeti görülmüştür. Bunlarla çok uğraşılmış, meselâ imparator Rua, Hun topraklarında tacir, seyyah, oyuncu kisvesi altında, halkı isyana kışkırtan Bizanslılar'ın memlekete girmesini yasaklamış ve bunu, Bizans'la yaptığı andlaşmada hususî bir madde olarak belirtmişti.
Çinliler Türk devletini çökertmek için bilhassa Türk hükümdar ailesi üyelerinin ve idarecilerin aralarını açarak birbirlerine düşürmeğe büyük ehemmiyet vermişlerdir, l. Gök-Türk devletinin Çin tahakkümü altına düşmesinde bu gayretin acı sonuçları kitabelere kadar aksetmiştir. Yazılı antlaşmalara riayet etmeyen Bizans'ın (441, 447 Balkan seferleri bu yüzden yapılmıştı) iki yüzlülüğü Türk-şad tarafından elçilerinin yüzlerine vurulmuştu. Sasanîler de hile ile Türk elçilerini öldürtüyorlardı. Türkler antlaşmalarında, umumiyetle söz vermekle iktifa ederlerdi. Fakat bazan bunu, Türk halkı arasında yaygın olup, karşılıklı dayanışmayı, kan kardeşliği haline getiren, and içme töreni ile takviye ettikleri de olurdu.
Türk siyasetinin dış cephesi şüphesiz devletin bekasını sağlamağa ve bu bakımdan öncelikle ticari münasebetleri tanzime yöneltilmişti. Fakat siyasetin dikkate değer bir de iç cephesi vardı. Bu, Türk devlet başkanının vazifeleri arasında gördüğümüz dağınık Türkleri toplamak esasına dayanıyordu. Türk tarihinde ilk defa Tan-hu Mete zamanında (M.Ö. 209-174) bu gayeye ulaşıldığı anlaşılıyor. Çünkü o, henüz yakın-doğu ve Avrupa istikametinde göç etmemiş olan Türkler'i, Hun imparatorluğunun Asya'da sağladığı idare birliği içinde toplamış görünmektedir.
Daha sonraları dünyanın birçok yerlerinde tarihî roller oynayan çeşitli Türk kütlelerinin başlangıçta bu Hun devletinde yer aldıkları görüldüğü gibi, Çin, Bizans, Lâtin, Hind ve İslâm kaynakları ile de tesbit edilebilmektedir. Dağınık Türkleri toplamak işi, 2. defa olarak Gök-Türk devletinde gözleniyor. Büyük Kağan Kapagan (692-716)'ın ana siyaset çizgisinden biri bu idi. Türk birliğini gerçekleştirmek gayretleri ile o, adeta çağdaş denebilecek bir siyasî kavrayışa sahip bulunuyordu . Bilindiği üzere Gök-Türk hakimiyetinin çökmesi üzerine Türkler bir kere daha etrafa yayılmışlardır.

Adliye
Töre'nin hususî ve cezaî hükümleri, eski Türkler'de yargı usul ve şekilleri hakkında bilgimiz pek azdır. Yabancı kaynaklarda rastlanan dağınık bilgilere göre, suçlular oldukça şiddetli cezalandırılmakta idi: Adam öldürmenin cezası idamdı, soygun, hırsızlık ve hayvan kaçırma kesin surette yasaktı. Ele geçirilen soyguncu, suç üstü yakalanan hırsız öldürülür, malları müsadere edilir, ailesi efradının hürriyetleri kısıtlanırdı. Barış zamanında başkasına kılıç çekmenin cezası da ölümdü. Irza tecavüz en ağır suçlardan sayılırdı. Bu da bazen idamı gerektiriyordu. Hafif suçlular, 10 günü aşmamak üzere hapsedilirdi. Eski Türk devletlerinde ceza işlerinin kesin hükümlere bağlanması, yani suçun devletçe takibata uğraması, toplulukta kan gütme geleneğinin yerleşmesine yer bırakmıyordu.
Adlî teşkilatın, biri hükümdarın başkanlığında yüksek devlet mahkemesi, öteki de yargucı lar ve maiyetlerinden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Attila kendisine suikast hazırlayan suçlulardan Bigilas'ı bir hey'et önünde alenen sorguya çekmişti. Gök-Türk aygucı sı meşhur Tonyukuk, Kapagan tarafından bu mevkiinden uzaklaştırıldığı yıllarda (705-716) yüksek devlet mahkemesi üyeliği yapmıştı. İslâm kaynaklarının belirttiğine göre, Hazar hakanlığı başkentinde 7 baş yargucı vardı. Bunlar ikişer ikişer müslümanların, hıristiyanların ve musevilerin, biri de Islavlar'ın ve diğerlerinin davalarına bakardı. Türk siyâsî teşekküllerinde herhalde bilemediğimiz teferruatlı bir adliye teşkilatı da mevcut olsa gerektir.

Ordu
Bozkır Türk devletlerinde hemen her Türk savaşcı durumunda olduğundan ve askerliğe hususî meslek gözü ile bakılmadığından, Türk ordusunun, diğer bütün yerleşik ve orman kavimlerdekinden en büyük farkı ücretli olmayışı ve daimiliği idi.
Unvan ve rütbelerin sahipleri aynı zamanda, emirlerindeki askerî güçlerin başında, her zaman savaşa hazır kumandanlardı. Merkez orduları, barış devrelerinde, salahiyetli bir başbuğun sorumluluğu altında (meselâ, Batı Hunlarında Onegesius = On-ügez; Gök-Türkler'de, Tonyukuk, sonra Kül-Tegin) idi. En büyük askeri birlik 10 bin kişilik kuvvet idi. Bu birliğe Tabgaçlar, Gök-Türkler ve Uygurlar'da tümen adı veriliyordu. Tümenler 1000'lere 100'lere, 10'lara ayrılmış ve başlarına ayrı-ayrı kumandanlar tayin edilmişti. Türk tesirindeki yabancı ordularda da görülen bu 10'lu teşkilat ilk olarak Asya Hun imparatoru Mete Han devrinde tesbit edilmektedir.  Asya Hunları, Avrupa Hunları, Gök-Türkler devirlerinde, sağ ve sol (veya doğu ve batı) başbuğlarının yüksek idaresi altında eğitilen ve onların emirlerinde savaşlara katılan ordunun bu 10'lu sistem içinde, onbaşılardan tümen başılarına doğru belirli bir kumanda zincirinde birbirine bağlanması, esas karakteri şüphesiz askerî olan eski Türk devletini kabilevî (tribal) kalıptan kurtarıyor ve hiç olmazsa devletin sahibi bulunan unsuru, disiplin içinde, ortak gayeler etrafında birleştiriyordu. Bu sayede kurulan büyük Türk imparatorlukları aynı zamanda disiplinli ve o çağların en kudretli askerî gücünü meydana getiren ordulara sahip idiler.
Sayıları hakkında, yabancı kaynaklarda mübalağalı rakamlar verilmekle beraber, yine de kalabalık olduğu muhakkaktı. Mamafih Türkler zamanın müşkil şartları içinde dahi yiyecek ve malzeme ikmallerini kolayca yapmak çarelerini bulmuşlardı. Başka orduların gerisinden binlerce baş sığır sürüleri sevketmek zorunda kalınırken, Türkler yiyecek ihtiyaçlarını et konservesi diyebileceğimiz hazır kumanya ile karşılıyorlardı. Konserve et, Çin'de ve Avrupa'da ortaya çıkmasından en aşağı 500-1000 sene önce Türklerce biliniyor ve bazı Lâtin yazarlarının Hunlar'ın çiğ et yediklerinden bahs etmeleri, eğerlere bağlı çantalarda taşınan bu kurutulmuş et konservesini (bugünkü pastırma) tanımamalarından ileri geliyordu.
Her çağın, tekniğine göre, en tesirli silahlar ile donatılan Türk ordularında (Meselâ, Sabarlar'da görülmemiş savaş aletleri , Kumanlar'da, neft atan yangın mermili mancınıklar) başlıca silah ok ve yay idi. Türkler at sayesinde sür'atli ve seri manevra kabiliyetine sahip oldukları için uzaktan savaşı tercih ederlerdi. Çeşitli yayları vardı. Bunlardan gerilmesi en güç, fakat vuruculuğu en fazla olanı çift kavisli ve reflexif yaylardı. Oklar da çeşitli idi. Bunlar arasında da, Hunlar'ın yaptığı ve ilk defa Mete zamanında kullanıldığı bilinen ıslıklı (veya vızıldayan) oklar en korkunç olanı idi. Türkler dörtnala giden at üzerinde dört istikamette ok atmakta mahir idiler. Düz, yivli veya çengelli temrenler (ok-uçları) kullanan Türkler iyi kement atmasını da bilirlerdi. Yakın muharebede kargı, mızrak, süngü, kalkan ve kılıç kullanan Türkler, birliklerine göre değişen renklerde bayraklar taşırlardı. En yaygın Türk bayrağı tuğ (başında bir demet yaban sığırı kuyruğunun dalgalandığı ve ipek kumaş parçasının asılı bulunduğu sırık bayrak) idi. Ayrıca çeşitli bayraklar vardı.
Savaş meydanlarında süvariler, atların renklerine göre, belirli kanatlarda mevki alıyorlardı. (M.Ö. 201'de Çin imparatoru Kao-ti'yi kuşatan Mete nin savaş nizamı böyle idi). Bunun dört kozmik cihetle ilgili olduğu ileri sürülmüştür.

Turan Taktiği
Okçu süvarilerden kurulu Türk savaş birlikleri at sayesinde sağladıkları sürat sayesinde, (Türk ordularının fırtına sür'ati M.Ö. Çin yıllığı Shi-ki'de, Lâtin yazarı IV. asır 2. yarısı- A. Marcellinus, Bizans tarihçisi Priskos ve Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos'da belirtilmiştir), sıkı saflar teşkil eden, ağır hareketli ve kütle savaşı yapan yabancı ordular karşısında daima üstünlük sağlamakta idiler.
Türk birlikleri savaşın ve muharebe sahasının icaplarına göre, aldıkları emri icrada kendi insiyatiflerini kullanmakta tam serbestlik içinde mütemadiyen dağılırlar, birleşirlerdi. Bozkır savaş şeklini bilmeyenlere nizamsız ve telaşlı gibi görünen bu akıcılık Türk ordularının en büyük avantajı idi. İşte bu esas üzerine kurulu Bozkır muharebe usulünün iki mühim hususiyeti vardı: Sahte ric'at ve pusu. Yani kaçıyor gibi geri çekilerek düşmanı çenbere almak üzere, pusu kurulan mahalle kadar çekmek. Bu savaş usulüne, Türk yurdunun kadîm adından dolayı Turan taktiği denilmektedir. Türkler kazandıkları büyük savaşların çoğunda bu taktiği tatbik etmişlerdi (Hatta daha sonraki çağlarda bile: 1040 Dandanakan, 1071 Malazgirt, 1396 Niğbolu, 1526 Mohaç vb bu taktik kullanılmıştır.)
Fertleri bir askerlik havası içinde yetiştiren bozkır Türk halkına bu sürekli başarıları sağlayan başlıca hususlardan biri, aynı zamanda savaş hazırlığı vasfında olan, daimi spor hareketleri idi. Ata binmek, ok atmak herkesin tabii meşgalelerinden idi. At yarışları, cirit, gülle atma, güreş, doğancılık (yırtıcı kuşlarla avlanma) vb. mücadele azmini keskinleştirirdi. Kadınların da iştirak ettikleri çeşitli top oyunları (futbol, golf ve polo'ya benzer nevileri) Hunlar'dan beri Türkler arasında oynanmakta olup Gök-Türkler çağında Çin'e de yayılmıştı. Fakat Türkler'in en mühim sporu avcılıktı. Bilhassa vahşi ve zararlı hayvanın avı ile sonuçlanan sürek avları gerçek bir savaş manevrası mahiyetini taşıyordu.
Çin kaynaklarına göre M.Ö. 62 yılında Hun hükümdarının idaresinde tertiplenen böyle bir sürek avına 100 bin süvari katılmıştı. Diğer bir sürek avında 700 li lik (aş. yk. 350 kilometre) bir çevre kuşatılmıştı. Altaylar'da çok eskiden beri bilinen kayakçılık, bazı araştırıcılara göre, oralardan her tarata yayılmıştır.
Bu suretle sağlamlığını ve kudretini koruyan Türk orduları yabancılar tarafından ilk taklit edilen Bozkır müessesesi olmuştur. Türk akınlarına karşı imparator Şi-huang-ti'nin inşa ve ikmal ettirdiği (M.Ö. 214) meşhur Çin şeddi maksada kafi gelmeyince, orduda ıslahat hızlandırıldı. Önce, 20 sene uğraşılarak, Hun usulünde 163 bin kişilik bir ordu hazırlandı. Daha sonra da 300 bin kişiyi Hun usulünde yetiştirdiler.
Atlı birlikler teşkili yolu ile Türk silahları, bozkır Türk süvari elbisesi olan ceket, pantalon ve Hun başlığı ile çizme Çin'e girdi. Sürek avları da orada görülürdü. Romalılar da 5. yüzyıl boyunca ordularını Türkler'inkine uydurmağa çalıştılar. O zamanlardan itibaren yay Roma askerlerinin baş silahı oldu (İngiltere'nin Wales bölgesinde bulunan Romalılar'ın Hun tarzında yay imalathanesi). Bu suretle ceket, pantolon da ilk defa Batıda göründü ve sonra yayıldı.  Romalılar gömlek giymesini de o sırada Türkler'den öğrenmişlerdi. Türk süvariliği ve teçhizatı en çok tesirini Bizans'ta gösterdi. Orada yalnız taklit ile kalınmamış, bizzat imparatorlar tarafından bu hususta eserler de yazılmıştı. Ordusunda Türk usulüne göre geniş islahat yapan imparator Herakleios (ölm. 641)'un Tactica adlı eserinde, 700 yılına doğru Mauriacus tarafından yazılan Strategikon adlı eserde, diğer imparator Leon Phyiosophos (ölm. 912)'un yine Tactica adını taşıyan kitabında Gök-Türk, Avar, Bulgar, Peçenek, Türk (Macar)'lerin silahları, teçhizatı, savaş usulleri tanıtılmakta ve Bizans ordusunda islahat lüzumu belirtilmektedir.

Üzengi de Avrupada ilk defa Avarlar'da görülmüştür.
Ruslar daha Kiyef knezliği devrinden itibaren Hazar, Peçenek ve Kuman tesirinde, Balkan Islavları, Tuna Bulgarları aracılığı ile hem eğitim, hem teçhizat yönlerinden Türk tarzında askerî güçlerini meydana getirmişlerdi. Cengiz Han da, 1206'da han ilanını müteakip devletini teşkilatlandırırken, önce ordusunu Türk usulünde düzenlemiş, yani rütbe hiyerarşisi yerine kabile ünitesi ve hizmetin çeşidine göre kuvvet mevcudu değişen eski Moğol adetini terk ederek, onbaşısından tümen beğine kadar kendi kabilesi (Manghol = Moğol) noyan'larından ve nö-kör'lerinden tayin ettiği 10'lu sistem üzere büyük ve disiplinli ordusunu kurmuştur.
Buraya kadar ana çizgileri ile görüldü ki: Özel mülkiyet, serbest çalışma, imtiyazsızlık; hükümranlık karizma'ya dayanmakla birlikte töre hükümlerinde ifadesini bulan zımnî anlaşma (kanunî meşruiyet), askerî karakter, hayvancılık ve imperium Bozkır devletinin özellikleridir. Bu devlette en mühim mesele, İl'in bütünlüğünü korumak için zarurî kanun mevzuatının, gelişmiş hürriyet eğilimi ile bir ahenk içinde tutulmasını sağlamaktı. Bu son derecede güç bir işti. Töre sınırlamaları ile şahıs hak ve topluluk menfaatlerinin çatışmasını önleyerek sosyal düzeni yürütebilmek yüksek idare kabiliyeti istiyen bir husustu. Devlet başkanının, cesareti ve askerî bakımdan kifayeti yanında tedbirli, ihtiyatlı ve ileri görüşü, yani eski deyimle hakîm olması da gerekiyordu. Tatbikatta bu, gördüğümüz gibi, Türk ülkelerinde umumiyetle daima yeni şartlara göre düzenlenen törenin tam olarak yürürlükte tutulması, imparatorluk durumunda ise toplumda halkı tedirgin etmiyen sosyal ve kültürel alışkanlıkların muhafaza edilerek, ancak huzur bozucu uygulamaların ortadan kaldırılması şeklinde tecelli ediyordu. Töre'nin hakim bulunmadığı yerde Türk İl i dağılıyor, diğer taraftan İl-hakanlıkların çöküş anlarında, kendi geleneklerine dokunulmayan, yabancı kütleler birer toplum bütünü halinde tekrar ortaya çıkıyorlardı. Hakim tabiri eski Türkçe nin köklü kelimelerinden olan bilge sözü ile karşılanmıştır. Türk İl inde başarıya ulaşan Türk hükümdarlarına devlet adamı ve hatta hâtunlara bilge sıfatının verilmesi, bilgelik in Türk idarecilerinden istenen başlıca şart olduğunu gösterir. Türkler uzun bir tarihî hayatın tecrübeleri ile kazandıkları bu siyasî terbiye sayesinde, yabancı ülkelerde de karşılaştıkları sosyal ve iktisadî güçlükleri yenerek, kütleleri memnun edici siyasî teşkilatlar kurmağa muvaffak olmuşlardır. Başarının sırrı, Türk bozkır siyaset anlayışındaki, halk ile işbirliği halinde topluluk menfaatlerini koruma prensibinden ibaret bu bilgelik kavramında aranmalıdır. İşaret edilen prensip, aynı zamanda, Türkler de devlet toprakları hükümdar ailesinin ortak malıdır şeklindeki kanaatin yanlışlığını ortaya koyar. Bu tarz, tipik Moğol devlet anlayışıdır ki, Türk ile Moğol birbirinden ayırmayan bazı araştırıcılar tarafından Türkler e yakıştırılmış ve yaygınlaşmıştır. Türk Devleti ndeki, açıklamağa çalıştığımız ülke kavramı ve meşruiyet telakkisi (kut) karşısında, hanedan mensuplarının çeşitli bölgelere tayinleri, yurt u şahsî mülk sayarak bölüşme değil, idarî sorumluğu ortaklaşa yüklenme olarak kabul edilmek gerekir.





Bozkır Kültüründe Yönetim yazısı toplam 4379 defa okundu
Bozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin Tarihi Sayfayı Yazdır    Bozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin Tarihi Arkadaşına Gönder

Bağlantılı Yazılar
Bozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin Tarihi
Bozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin TarihiBozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin TarihiBozkır Kültüründe Yönetim | Türklerin Tarihi