Bozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin Tarihi

Bozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin TarihiBozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin TarihiBozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin Tarihi
Bozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin Tarihi Bozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin Tarihi
Bozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin TarihiBozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin TarihiBozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin Tarihi
Bozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin TarihiBozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin TarihiBozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin Tarihi
Bozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin Tarihi



Bozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin Tarihi
Bozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin TarihiBozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin TarihiBozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin Tarihi
Bozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin TarihiBozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin TarihiBozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin Tarihi
Bozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin Tarihi Bozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin Tarihi
Bozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin TarihiBozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin TarihiBozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin Tarihi
 
Bozkır Yaşamında Sosyal Yapı
Kategori : Türklerin Tarihi

Sosyal Yapı

Eski Türk toplumunun sosyal yapısı hakkında şimdiye kadar yapılan tasnifler hem bünye, hem de isimlendirmeler bakımından birbirini tutmamaktadır. Bunun sebebinin, her araştırıcının kendi meşgul olduğu zaman içinde kalması ve yine meşgul olduğu belirli Türk kesimini esas alması olduğu anlaşılıyor. Türklerin çeşitli devirlerde, çeşitli bölgelerde bazı sosyal bünye değişikliklerine uğradıkları ve bununla ilgili olarak başka başka tâbirler kullandıkları şüphesizdir.  Fakat Bozkır kültürü dediğimiz, aslında en yakın Türk kültürü içinde toplum yapısını tesbit etmek bakımından bazı imkânlara da sahibiz. Bu hususta Gök-Türk topluluğu sosyal bünyesi herhâlde hareket noktası vazifesini görebilecektir. Ana kaynağımız Orhun kitabelerinde geçen, konu ile ilgili tâbirler meseleye ışık tutacak durumdadır.

Orhun kitabelerine göre Türk Bozkır toplumunun yapısını şöyle tesbit etmek mümkündür.
Oguş-âile (?)
Urug-soy, (aile?)
Bod-boy, kabile
Ok-kabile (bir siyâsi teşkilâta bağlı)
Bodun-boylar birliği (siyâsi yönden müstakil veya değil)

İl-Müstakil topluluk, devlet, imparatorluk.
Eski Türk toplumunda ilk sosyal yapı olan âile, bütün sosyal bünyenin çekirdeği durumunda idi. Kan akrabalığı esasına dayanıyordu. Eski Türk âilesi tip olarak geniş âile şekline görünmekte (geçen asrın 2. yarısında, bütün dış tesirlere rağmen, başka bölgelerdeki Türk kesimlerine nisbetle en az tesir almış olmaları gerekir (Altaylılar da soy ve Yakut larda usa Kırgızlar da aul ) ise de, aslında Türk âilesinin küçük âile tipinde kurulu bulunması daha akla yakın gelmektedir. Çünkü Türk âilesi eski Yunan daki (genose), Roma daki (gens) ve İslavlar daki (zadruga) dan farklı olup, ortaklık yalnız otlak ve hayvan sürülerine inhisar eder.
Türçe de izdivac için kullanılan evlenme veya evlendirme , (Gök-Türk kitâbelerinde:    äble +) tâbirleri, evlenen erkek veya kızın baba ocağından ayrılarak ayrı bir ev (âile) meydana getirdiğine delâlet eder. Umumiyetle, bilindiği gibi dıştan evlenme (exogamie) nin esas ve baba hukukunun hâkim olduğu Türk âilesinde evlenen oğullar, hisselerini alıp, yeni bir âile kurmak üzere çıkarlar, baba evi ise en küçük oğula kalırdı. Türkler de leviratus (ölen erkek kardeşin dul kalan zevcesi ile ve çocuksuz genç dul üvey anne ile evlenme şekli) mevcuttur ve umumiyetle tek zevcelik (monogamie) görülür.
Orhon yazıtlarında ancak bir yerde geçen uruğ tâbiri, Uygurca metinlerde, Kaşgarlı da, birçok modern şivelerde çok kullanılan ve tohum, akraba, nesil mânalarına gelen bir sözdür.
Âileler veya soylar bir araya geldiği zaman boy teşekkül ediyordu ve başında vazifesi, boydaki iç dayanışmayı muhafaza etmek, hak ve adaleti düzenlemek ve gerektiğinde silâhlı kuvvetlerce boyun menfaatlerini korumak olan bey (bäg, beg, bi) bulunuyordu. Buna göre boy siyâsî mahiyette bir birlik idi. Belirli arazisi ve savaşcı kuvveti vardı. Mülkü ve hayvan sürüleri başka kesimlerinkinden ayırt edilmekte idi (24 Oğuz boyundan her boy hususi bir damgaya sahipti). Roma da, eski Yunan da ve câhiliye devri Arapları nda, benzer kuruluşlar başındaki mes ul şahıslar aynı zamanda dinî reis oldukları halde, bey in böyle bir fonksiyonu yoktu.
Boy beyleri cesareti, malî kudreti ve doğruluğu ile tanınmış urug ve oguşların reisleri arasından seçim yolu ile iş başına gelirlerdi. Seçici hey et herhalde boy u meydana getiren âile ve soyların temsilcilerinden kurulu olmalıdır. Bu hey et eski Türk devletinde mevcut meclis (danışma kurulu) lerin küçük çaplı bir ilk tipi olarak görünmektedir.
Boylar birliğine bodun deniyordu. Bodun un başında bey , han ( Kaan ) bulunur ve topluluk siyaseten müstakil veya bir il e tâbi durumda olabilirdi. Bodun lar çoğunlukla soy ve din birliğine sahip boylardan meydana geldiği için, bodun kelimesine kavim mânası verilebilir. Kitâbelerde yalnız bir defa geçen Ulus sözünün eski devirdeki mânası açık değil ise de, bu söz, Türk-Moğol devrinde: Millet, Memleket,  Devlet karşılığı olarak daha geniş anlamlarla karşımıza çıkmaktadır.
 
İl
Eski Türk İl i, toprağı ile, halkı ile, idâri ve hukukî nizamları ile, vazifesi yurdu ve ahaliyi korumak ve sağlam bir sosyal bünyeye sahip olmasına çalışmak olan bir siyâsî kuruluştur. Türk İl ini tanıyabilmek için onun, devletin şartları yönünden, hususiyetlerini şöyle tesbit etmek mümkündür.

İstiklâl Kavramı
Bilindiği üzere, devlette gerçek istiklâl, bunun yalnız idareci kesimce istenmesi ile değil, aynı zamanda halkın da aynı şuur içinde bulunması, yâni istiklâl düşüncesinin bütün toplulukta müşterek bir arzu hâlinde var olması şeklinde belirir. Böyle bir ortak şuur Bozkır Türk toplum ve devletinde çok eskiden beri mevcut olmuştur. Türk gruplarının her gittikleri yerde, beylik, hanlık gibi hür ve müstakil siyâsî teşekküller kurmağa çalışmaları bunu gösterdiği gibi, çeşitli ülkelerde buna muvaffak olmaları da istiklâl düşüncesi üzerinde ısrarlarına işaret eder. Eski Türkler de istiklâle verilen değer bazı tarihî kayıtlarla da tesbit edilmiş durumdadır: Asya Hunları ndan M.Ö. 58 de cereyan eden hâdise dolayısiyle Çin yıllığı Shi-ki Hun devlet meclisi nde yapılan şu konuşmayı nakleder: Bizim için tâbiiyet yüz kızartıcıdır. Atalarımızdan toprakla birlikle devr aldığımız istiklâlimizi Çin ile uzlaşmak bahasına feda edemeyiz. Mücadele edecek savaşçılarımız hâlâ mevcut iken devletimizi korumalıyız .
Orhun kitâbelerinde, Kaganlık tâbiri ile ifâde edilen devlette istiklâl düşüncesine karşı duyulan ilgi daha açık bir şekilde dile getirilmiştir:
İl i olan bir bodun idim, şimdi il im nerede? Kaganlık bodun idim, hani Kagan ım? . İstiklâl den mahrum kalınca Bey olmağa lâyık oğlun kul, hâtun olmağa lâyık kızın câriye olduğundan yakınan Bilge Kagan Türk devlet ve istiklâlinin devamlılığına inancını şu sözlerle ifade etmiştir:      Yukarıda gök çökmedikçe, aşağıda yer delinmedikçe Türk bodununun il ini, töresini kim bozabilir? Bu tarihî vesikalar, devlette gerçek istiklâl kavramına uygun olarak, bu düşüncenin, idarecisi ve halkı ile Türk topluluğunda ortak bir değer taşındığını ortaya koymaktadır.

Ülke Kavramı
Ülke, her müstakil devletin hak ve yetkilerini mutlak şekilde kullanabildiği belirli coğrafî saha olduğuna ve ülkesiz bir millet bahis konusu olmayacağına göre, Türk il inde de belirli sınırlar içinde bulunan bir ülke kavramının mevcut olacağı açıkdır. Eski Türkler de ülkeye yurt deniliyordu. Ülke sınırlarına da yaka denilmekte idi. Demek ki Türk hâkanlıklarında ülke, belirli sınırlara sahip devlet arazisi idi ve bu arazi hükümdar âilesinin mülkü değil, bütün milletin ortak toprağı idi. Asya Hun Tan-hu su Mo-tun, komşu Moğol Tung-hu ların arazi talebi karşısında kaldığı zaman (M.Ö. 209) devlet meclisinde, toprağın devletin temelini teşkil ettiğini buna göre, her ne sebeple olursa olsun kimseye arazi terk etmeğe selâhiyeti bulunmadığını söylemişti.
Anlaşılıyor ki Bozkır Türk il inde yurt hükümdarın şahsî malı gibi keyfine göre tasarruf edilebilen bir toprak parçası değil, fakat bizzat devlet reisinin korumakla vazifeli bulunduğu bir ata yadigârı idi. Devlet topraklarının idarecilerle halkın ortak mesuliyeti altında bulunması keyfiyeti, Türk topluluk adlarından anlaşıldığı üzere, eski Türkler in şahıslarından ziyade il e bağlı olduğu hususu ile bir arada dikkate alınırsa, ülkenin sür atle vatanlaşma sının mümkün olacağı kolayca anlaşılır. Gerçekten eski Türk topluluğunda halk, devletin siyâsî istiklâli gibi, yurt una da derin bir sevgiyle bağlanmıştır. Yukarıda söylediğimiz üzere, ilk tarihî belirtisine Asya Hunları nda rastladığımız bu durum, Gök-Türkler de en canlı şekilde mevcut olmuş (Ötüken in kutsal toprak sayıldığı ve Kaganlık a ve töre ye sahip olarak yaşamak için Ötüken de oturmak gerektiği) ve Uygur Türkleri nde Kutlu dağ efsanesinde sembolize edilmiştir. Türkler deki bu vatan sevgisi ünlü Arap yazarı Al-Câhiz (ölm. 869) tarafından da, gözleme dayanılarak belirtilmiştir. Ancak Türkler de ülke ve vatan nitelemesi göçebe veya köylü (yerleşik) bütün öteki kavimlerden farklı olarak, siyâsî istiklâl fikri ile beraber yürümektedir. Eski Türk, yalnız hür ve müstakil yaşayabildiği toprağı ülke ve vatan saymakta (Türk tarihinde çeşitli Türk kesimlerin ayrı vatanlarının olması bundan ileri gelir), fakat bu şartların mevcut olmadığı araziyi kolayca terk edebilmektedir (Türk göçlerinin diğer bir sebebi). Kısaca Türk kültüründe vatan Türk tuğlarının veya albayrağın dalgalandığı yerdir.

İnsan Unsuru
Devletin yalnız hükümdar ve âilesinden ibaret sayıldığı topluluklarda siyâsî hürriyet ve çalışma serbestliğini düşünmek güçtür. Devlet idaresi ve ülke anlayışında idareci-halk iş birliği olan siyâsî teşekküllerde ise durum başkadır. Eski Türk topluluğunda da insanın ferdî hukuk ile donatılmış ve iktisaden esir olmayan bir hayat düzeninde bulunduğu anlaşılmaktadır. Bunun tarihî vesikalarla ortaya konması mümkündür. Önce, âilede hususî mülkiyet mevcut idi. Bozkır Türk devletinde arazi üzerinde de hususî mülkiyet geçerli idi.    
(Asya Hunları nda, Gök-Türkler de,Uygurlar da vb.).
Hususî mülkiyet kişi haklarının ve hürriyetin teminatıdır. 10. asır Bulgarları nda fertler kendi arazilerinden elde ettikleri mahsulden hükümdâra bile bir şey vermeyebiliyorlardı. Hazar hâkanı ve idarecileri teb anın mülküne el uzatamazlardı. Oğuzlar da bey ler, han ın bazı aşırı davranışları karşısında seslerini yükseltirlerdi. Avrupa Hunları nda Atillâ nın başkentinde bir Bizanslı, Bizansta insanın baskı altında tutulmasına ve kanunların yürümemesine karşılık, kendisinin Hun memleketinde hür olduğunu ve korkusuz yaşadığını söylemişti. Çin deki köleler, hürriyet ülkesi olan Asya Hun topraklarına kaçıyorlardı. Bozkır Türk toplumunda öyle bir hürriyet havası vardı ki, en küçük bir âile bile başlı-başına bir il sayılabilirdi. Bu durum bazan sosyal yapının daha yüksek kademelerinde gözleniyordu. Meselâ 8 boy halinde Don-Aşağı Tuna nehirleri arasında yayılan Peçenekler de kabilelerin durumu o kadar müstakil idi ki, kavim beraber yaşadığı, beraber savaştığı, yâni tam bir birlik teşkil ettikleri hâlde bir merkezî iktidar mevcut değildi . 12. asır Kıpçakları nda da durum böyle idi.
Türk boylarındaki bu karakteristik durum eski Türk İl inde siyasî birliği meydana getiren boyların-türlü sebepler yüzünden birbirlerinden kolayca ayrılmalarına ve aynı bölgede veya başka bir yerde yeni bir İl teşkil etmek üzere tekrar toplanabilmelerine imkân vermekte idi (eski Türk siyasî kuruluşlarında boy sayısını ifade eden ve zaman zaman değişen rakamlar bunu gösterir). Boyda yalnız otlak ve yaylaklar ortak mülkiyette idi. Bu tip arazi devlet malı olduğu için, buralardan faydalanan at, koyun ve sığır sürülerinin sahiplerinden tahsil edilen belirli ölçüdeki vergiler yolu ile İl in mâlî ve askerî ihtiyaçları karşılanıyordu. Göçlerde âilelerin ve fertlerin kendilerine âit sürülerini ve taşınabilir mallarını beraberlerinde götürebilmeleri ve istedikleri gibi tasarruf etmeleri onlardaki hürriyet duygusunu ve serbest hareket etme eğilimini daima canlı tutmakta idi. Bu hal ise, eski Türk devletlerinde, tabiatiyle, köleliği ve bazı kesimler için imtiyazlılık durumunu önlüyor, ayrıca Bozkır kültürünün ekonomik özelliği de, adalet, eşitlik ve insana saygı prensiplerinin gelişmesine yardım ediyordu.

Kölelik Konusu
Eski çağlarda, yaşamak için ihtiyaç olan çalışma, çekme ve taşıma gücü nü insanlar, ancak kendi aralarındaki daha zayıf, daha az becerikli fertlerin kol kuvvetinden faydalanma yolu ile sağlayabiliyorlardı. Asalak kültürde ve köylü (yerleşik) kültürde başkaca çare yoktu. İktisaden besicilik e dayanan Bozkır kültüründe ise bu ihtiyacı, başta en yüksek kas (adele) kuvvetine sahip at olmak üzere, hayvan gücü karşılıyordu. Orman kavimlerinde ve yerleşik topluluklarda hâkimiyeti ele geçiren gruplar, toplumda her hangi bir mülk ve hiçbir siyasî hak tanımamak suretiyle, sınıf, kast cenderesine aldıkları mahkûm kesimlerin (Moğollar da çeşitli neviden köleler, İslavlar arasında yaygın köle ticareti, Çin de enselerine boyunduruk vurularak tarlalarda çalıştırılanlar, Eski Yunanda Aristoteles in ehli hayvan ve canlı âlet dediği ve doğrudan doğruya mülk sayılan köle insanlar, Mısır da Hind de ve Roma da köle kütleleri) mevcudiyetini öyle devam ettirmek maksadı ile, asırlar boyunca, türlü tedbirlere baş vururlarken, insanın kol (adele) gücüne müracaat zarureti duyulmayan Bozkır kültüründe hususî mülkiyet ve hür çalışma esasında gelişen sosyal gelenekler, zamanla, töre hükümleri hâlinde kesinlik kazanmıştır.

Kara budun
Bozkır Türk il ini açıklarken, kara-bodun; Tarhanlık ve Orun-ülüş meselelerini de kısaca aydınlatmak gerekmektedir.
Kitâbelerde bodun tabiri bazan kara sıfatı ile birlikte kullanılmıştır. Buna karşılık birde ak-beğ ? ifadesinin bulunuşunu Türk toplumunda bir asiller sınıfının varlığı hususunda yorumlanmasına sebep olmuş gibidir (meselâ, H. Namık Orkun, son ibareyi asil beyler olarak çevirmiştir). Devlet idaresinde hâkana en büyük yardımcılar durumunda olan beylerin idare edilen halka nisbetle üstün tutulması tabii ise de bundan imtiyazlı bir sınıf hükmünün çıkarılması zordur. Nitekim kitabelerdeki hitâblarda çok kere devlette büyük memuriyet makamlarını işgal eden buyruk lar, bey lerden önce yer almaktadır. Türkçe de kara sıfatının aslında aşağı bir dereceyi değil, aksine, büyük, yüksek seviyeyi belirttiği görüşü de ileri sürülmüştür (ve Kara Han, Kara Ordu, Karaton gibi örnekler verilmiştir). Buna göre kitabedeki ifadeleri, asıl, kalabalık bodun diye mânâlandırmak gerçeğe daha yakın görünmektedir ve buna nazaran sayısı şüphesiz az olan beyler ak oluyor demektir. Eski Türk devletlerinde bazı yüksek memuriyetlerin ırsî olduğu iddia edilmiş ise de beğ liğin babadan oğula geçtiğine dair açık bir delil bulunmuyor (hükümdâr sülâlesine mensup olanlar hariç).
Dede Korkut da açıklandığına göre, bey olabilmek için, kan dökmek (mutlaka savaşa katılmak değil, meselâ, vahşi bir hayvan öldürmüş olmak) aç doyurmak, çıplak giydirmek lâzımdır. Şartlar bunlardan ibarettir. Kitâbelerdeki Kagan, âilesi, bodun, şadabıd beyler, tarhanlar, buyruk beyleri, Dokuz-Oğuz beyleri ifadesi, bir sınıf hiyerarşisi değil, doğrudan doğruya devlet içinde idare edilenlerden, idare edilenlere doğru bir sıralama olmalıdır. Bozkır kültüründe hâkim zihniyetde bunu gerektirir.
Beylerin ve buyrukların vergilerden veya başka herhangi bir mükellefiyetden muaf tutulduklarına dâir bir işaret yoktur. Tabgaçlar dan beri mevcut olup da Gök-Türk imparatorluğunda bir yeri olan tarhan (sivil ve asker nâzır, bakan, Tonyukuk un ünvanı: Boyla bağa Tarkan) lar da, bizim tarih literatürümüzde yaygın kanaatin aksine imtiyazlı değil idiler. Tarhanlar, daha sonraları, Moğollar devrinde imtiyazlı duruma gelmişlerdir.
Bunun gibi, Türk kabile teşkilatında mühim rol oynadığı ileri sürülen Orun (mevkii), yani belirli kabilelere mensup şahısların meclislerde, büyük toplantılarda, toy (resmi ziyafet) larda belirli yerlere oturması ve böyle toplantı ve ziyafetlerde yiyecekleri yemeklerin belirli olması, her birinin koyunun belirli yerlerini yemeğe mecbur bulunması (ülüş) meselesi de daha sonraki devirlerde örf hâline gelmiş olsa gerektir. Daha doğrusu Moğol devrine ait uygulamalar olsa gerektir. Çünkü bu hususlar yalnız Moğol devri tarihçisi Reşidü d-din (öl. 1318) in eserinde yer almış olup, daha önceye ait Türk vesikalarında, Orhun kitabelerinde, Kutadgu-Bilig de bu yolda yoruma elverişli hiçbir kayıt bulunmamaktadır. Bozkır bodun teşkilâtında birliğe daha sonra katılan her boyun umumiyete sınırlarda yer aldığı ve bunların, tehlikenin daha kesif bulunduğu ön saflarda savaşa sürüldüğü doğrudur. Fakat bu gibi boylar bu mevki lerini ebediyen muhafazaya mahkum olmayıp, yeni iltihaklar neticesinde, öndekiler geri çekilerek, bodun un diğer üyeleri ile eşit duruma gelmektedirler.  Asya Hun İmparatorluğunda 5 Hun kabilesinin Tanhu âilesi ile akrabalıkları göz önüne alınarak- imtiyazlı durumda görünmüş olmaları da, ancak bu mekanizma ile izah olunabilir. Devletin kuruluşunda hizmeti geçmiş olan kesimlerin emir ve kumanda mevkilerini alarak idareci durumuna geçmeleri ve dolayısıyla devlette idare edilenlere nazaran nisbî bir farklılık göstermeleri tabiîdir. Bu sosyolojik kâide hiçbir zaman ve hiçbir yerde değişmemiştir. Bozkır Türk devletinde insan unsuru nun çeşitli hak ve hürriyetlerle donanmış olması Türk devletinin kuruluş tarzı ile ilgilidir. Bozkır Türk devleti her hangi bir âilenin kılıç zoru ile meydana getirdiği bir yığınlar topluluğu değil, fakat idarecilerle iş birliği yapan geniş halk kütlelerinin gayretleri, iştiraki ile gerçekleşen bir siyasi teşekküldür. Türk devletinin nasıl kurulduğu meselesine, II. Gök-Türk devletinin meydana gelişini anlatan kitâbelerdeki satırlar ışık tutacak mahiyettedir:
Babam Kağan (İlteriş) 17 er ile harekete geçti. Haberi işiten dağdakiler, ovadakiler toparlanıp geldiler, 70, sonra 700 kişi oldular... (Hakanlığı) atalarının törelerine göre kurdular... (Kül-Tegin, Bilge), Gelenlerden bir kısmı atlı, bir kısmı yaya idi , Dâvete katılanlardan biri de bendim (Tonyukuk).
Böyle kurulan bir devlette tabiatiyle halk, hak ve hürriyetini isteyecek ve başında bulunanlardan bekleyecekti. Türk devletinde halkın bu istekleri töre nin tatbiki ile gerçekleşiyordu. Umumiyetle kanun mânasına alınan töre (aslı, törü) eski Türk hukukî hükümlerinin bütünü olup sosyal hayatı düzenleyen mecburî kaideleri ihtiva ediyordu. Orhun kitabevlerinde töre kelimesi 11 yerde geçmekte, bunun 6 sında il ile birlikte kullanılmaktadır. Diğer 5 yerde de yine il ile alâkası açıkça belirir. Demek ki, Türk devleti kanunlara (töre hükümlerine) bağlı bir kuruluştur.
Devletin varlığı töre ile kaimdi: ... Devleti ellerine alıp töre yi tesis ettiler... Ey Türk Bodunu! Devletini, töreni kim bozabilir?... Kazandığımız devlet ve töremiz öyle idi... Devletini töresini terk etmiş... O (İlteriş) atalarının töresine göre bodunu teşkilâtlandırdı... Töre gereğince amucam tahta oturdu... Töre hükümleri değişmez kalıplar değildi. Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve tabii meclis lerin onayı alınmak üzere, yeni hükümler getirebilirlerdi. Asya Hunlar ında Mete, Gök-Türkler de Bumin ve İlteriş ve Tuna Bulgar devletinde Krum böye yapmışlardı (Krum Hanın kanunları). Bütün Türk lehçelerinde ortak olan ve sonra Moğolca ya da geçen töre tabiri şimdiki bilgimize göre Tabgaçlar dan beri mevcuttu ve aslî söylenişi olan törü şeklinin daha eski bir devre götürülmesi mümkündür. Hükümleri maalesef o çağlarda yazılamamş olan töre nin ana-yasa mahiyetindeki prensipleri Kutadgu-Bilig in yardımı ile tesbit edilebilmektedir. Bu prensipler şunlardır: Könilik (adalet), uz luk (iyi lik, faydalılık), tüz lük (eşitlik) ve kişilik (insanlık, üniversel lik).


TÜRK KÜLTÜRÜNDE TÖRE
Divanü Lûgati't-Türk'de töre evin en önemli yeri ve sediri olarak ifade edilirken, kavram asıl mânâsı ile "törü" şeklinde geçmekte olup, görenek ve âdet olarak açıklanmıştır.
Töre, Türk örf ve geleneklerinin kesin hükümleri birliğidir. Orhun kitabelerinde töresiz bir devlet veya topluluk olamayacağı belirtilmiştir. Bundan hareketle eski Türklerde kanunsuz veya hükümdarın şahsî iradesine bağlı bir yönetim şekli olmamıştır. Dolayısıyla kağanlar emirlerini, yargıçlar kararlarını töreye göre vermişlerdir. Yani halk doğrudan doğruya töre'nin himayesindedir. 
Bozkırlarda fiilen yaşanan hayatın zamanla hukukî-sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva eden ve genellikle kanun mânâsına alınan töre (törü), eski Türk sosyal hayatını düzenleyen mecburî normlar bütünüdür.
Bu bütün, yani kanunlar, millîdir.
Türklerde töre kanun mânâsına gelmekle birlikte, onunla sınırlı değildir. Çünkü yazılmış kanunlarla, yazılmamış teamüller de törenin içindedir. Hattâ, hukukî töreden başka dinî, ve ahlâkî töreler de vardır. Dolayısıyla, Türk töresi, eski Türklere atalarından kalan bütün kaidelerin toplamı demektir.
Töre, ahlâkî, sosyal, siyasî birçok prensip koymuş, müesseseler kurmuş, insanlığa kendi hakikatlerini bildirmek ve onları sükûnetle refah içinde yaşatmak maksadıyla devlet gibi insanlığa en büyük faydayı getiren yüksek bir merkez müessese vücûda getirmiştir. Yani törenin devleti de, insanı kendi hakîkatine götürmek maksadının bir vasıtasıdır. Bu bakımdan töre büyük bir ihtimalle eski Türk dininin adıdır.
Türk töresi, oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva etmiştir. Cezaları ağır olmakla birlikte, töre, Türk cemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için hiç kimse bu cezaları haksız ve adaletsiz görmemiştir. Töre'nin daima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkes baştan kabul etmiştir. Çünkü töre, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesinden süzülmüş kaidelerden ibarettir.
Gökalp, töre kelimesinin, Türk kelimesiyle aynı cevherden olabileceğini söylemektedir. Buna göre, Türk kelimesi "töreli" mânâsına gelebilir.
Töre ile birlikte kullanılan bir diğer terim de yasadır. Yasa (yasağ) terimi Moğol istilâsından sonra İslâm tarih ve etnoğrafya edebiyatına girmiş ve yayılmıştır. Gök Türkler, Hakanlılar ve Selçuklularda kanun ve nizam ifade eden törü-türe teriminin yerini tutmuştur.
Bütün bozkırlarda belki binlerce seneden beri yaşayan bir töre vardır. Büyük Türk hükümdarlarının bizatihi kendileri, halkın sosyal yapısında yaşayan bu törelere tâbî olmuştur. Türk beyleri, devlet ve milletleri eskiden beri mütekâmil olan töreye tâbi kaldıkça, Türk cemiyetinin hayatı tam yolunda ve normal olarak cereyan ediyor demektir; hükümdardan istenen de ancak bu törenin geçerliliğini temin etmektir.
Töre üç kaynaktan oluşur. Bunlar halk, kurultay ve han'dır. Yani bir kısım töre doğrudan doğruya halk içerisinde zuhur eder. Bunlar gelenek şeklinde nesilden nesle intikal eder. İkincisi beylerin, kurultayda aldıkları kararlardır. Üçüncüsü ise bizatihi Han'ın teşebbüsleri ile gelişir.
Töre nesilden nesle intikal ederken, hakanlar ve beyler bunlara kendilerinden bazı şeyler ilâve etmişlerdir. Her büyük tarihî olaydan ve yeni bir sülâle tahta geçtikten sonra töre, kurultaylarda gözden geçirilmiş ve bazı hükümlerin münakaşası yapılmıştır.
Ancak buradan Han'ın tek başına istediği töreyi koyma selâhiyetinin olduğunu düşünmek hatalı olur. Nitekim, Bilge Kağan'ın Budizmin kabûlünü istemesine rağmen isteği reddedilmiştir. İslâmla müşerref olmayı müteakip, töre-din çatışması bazı noktalarda görüldü ise de, hanlar ve beyler, aile ve askerlik işlerinde XV. asra kadar töreyi tatbikten vazgeçmediler. Uluğ Bey gibi Türk islâm bilgini olan bir hükümdarın "bir çok işlerde yasa, töreye ihtiyacımız vardır" demesinin sebebi de budur.
Selçuklu ve Osmanlılar, dedelerinden kalma teamüllere Oğuz töresi derlerdi. Ancak töre, yalnız Oğuzların teamüllerinden ibaret değildir. Bütün Türklük âlemi için geçerlidir.
Töre günümüzde de yaşamaktadır. Nitekim Mehmet Eröz, Yörük ve Türkmen oymakları ile yaptığı araştırmalarında, töre kelimesinin kullanıldığını tesbit etmiştir. Görüşülenlerin hemen hepsi kavramı "El âdeti, Türkmen töresi" olarak dile getirmişlerdir.
Orhun âbidelerinde, bir çok yerde töre ve öneminden bahsedilmekte ve şöyle denmektedir:
"Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiş".
"İli tutup töreyi düzenlemiş".
"Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutuvermiş, düzenleyivermiş".
"Babam kağan öylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş".
"Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilecekti?"
"Töreyi kazanıp, küçük kardeşim Kül Tigin kendisi öylece vefat etti".
Böylece törenin toplumun nizamının sağlanmasındaki fonksiyonu da oldukça kuvvetli bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Çünkü sosyal nizam, ancak eksiksiz bir şekilde anlaşılan bir kurallar geleneği ile mümkündür. Bu gelenek bizatihi törenin kendi içerisindedir. Yüzyılların derinliğine kök salmış olan töre, büyük bir birikim ve tecrübeyi temsil eder. Bu bakımdan, milliyet bağının güçlü kılınmasına hizmet eden de odur.
Töre, Türk sosyal hayatını düzenleyen kaideler bütünüdür. Başka bir ifadeyle, kişiler ve zümreler arası münasebetleri düzenleyen; idarecilerle idare edilenler arasındaki işleri, hak ve vazifeleri belirten usullerdir.
Yönetim sistemine baktığımızda ise hükümdarın yetkilerini meclisler (Kurultay ve Hükûmet meclisi) sınırlandırmakta, hem hükümdarın hem de meclislerin üzerinde ise "Töre" bulunmaktadır. Ne halk ne de yönetim sisteminin herhangi bir unsurunun, çevresini "töre"nin çizmiş olduğu normlar bütününün dışına çıkması mümkündür. Bu noktadan hareketle, Türk devletini kanun devleti olarak nitelendirebiliriz. Çünkü devletlerinin "nevi şahsına münhasır" bir yönetim sistemine sahip oldukları görülmektedir. Ancak, mutlaka bir isim vermek gerekiyorsa, eski Türklerde yönetim sistemine Töre Sistemi demek yanlış olmayacaktır.
Zira il gider, töre kalır.
Töre hükümleri değişmez kalıplar değildir. Bir sosyal-hukukî normlar toplamı olarak töre, çevre ve imkânlara uygun yaşayabilmenin gerekli kıldığı yeniliklere açıktır. Bu suretle kendi hayatiyetini sirayet ettirdiği türlü şartlar içinde sürekli etkinliğini korumuştur.
Dolayısıyla töre'nin geçmişi binlerce yıl öncesine kadar dayanır. Mete, Attila, Tüng-yabgu, Cengiz ve Timur gibi hükümdarlar hep örfî kanunlara (töreye) tâbi olmuşlardır.
Dolayısıyla, bozkırlardan Anadolu'ya, binlerce yıl esas noktaları aynı kalmış bir töre mevcuttur.
Devletlerin teorilerle değil fakat sosyal gerçeklere uygun şekilde idare edilebileceğini çoktan anlamış olan Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve "meclis"lerin tasvibi alınmak üzere, töreye yeni hükümler getirebilmekteydiler. Bununla birlikte, töre'nin anayasa hükmünde, değişmez prensipleri vardı ki, bunlar; Könilik (adalet), uz'luk (iyi'lik, faydalılık), tüz'lük (eşitlik) ve kişilik (insanlık, üniversellik)"dir.

SONUÇ:
İşte binlerce yıl devam eden esaslar da bunlardır. Töre sadece geçmişte yaşananlardan ibaret değildir. Farklı boyut ve unsurlarıyla bugün de yaşanıyor olması, onun geçmişte kalmış olmadığını gösterir. Dolayısıyla töre, tarihin tozlu sayfalarında kalmadığı gibi, müzelik kıymetlerden ibaret de değildir. Töre, ulu bir çınar olan devleti ayakta tutan, heybetli kılan ve güçlü yapan bir köktür. Bu kök ne kadar derinlere dalmışsa, çınar da o kadar dayanıklı ve heybetli olur. Ancak günümüzde töre ile ilgili olarak yapılan propagandalar gerçekleri yansıtmaktan oldukça uzaktır. Özellikle Popülizmin hakim olduğu günümüzde gerek filmlerde gerekse şarkılarda töre, son derece yanlış olan, insanları mutsuzluğa ve acılara gark eden bir gelenek olarak ele alınmaktadır. Şarkılarda, töreden dolayı ıstırap çeken insanın feryadı dile gelmektedir. Filmlerde ise töreyi temsil eden insanlar asık suratlıdır. Bu suretle telkin edilen, törenin kötü yüzünün olduğudur. Yine tiplemeler, töreden dolayı muzdarip olan insanların portresi ile doludur.
Halbuki yaşayan törenin iki temel boyutu vardır. Biri davranışlarda ya da müesseselerde vücut bulan, diğeri ise gelecekle alâkalı olarak hedef belirleyen ülkü boyutudur. Birinci boyut bugünün en kusursuz bir biçimde yaşanmasını temin eder ve fonksiyonerliği sağlar. Ülkü ise, geleceğin inşası için elzemdir. Ancak, geleceğin inşası geçmişten kopuk olmamalıdır. Aksi takdirde hedefler, yıkıcı ve bölücü ideolojilerin hizmetkârlığına yol açabileceği gibi ham düşüncelerle dolu, tatbiki mümkün olmayan hayâllerden ibaret de olabilir. Töre içerisinde yer alan ülkü, içinde geçmişi de barındırdığı için, gelecek ham hayâllerle belirlenme yerine, olgun bir gaye ile çizilmektedir. Çünkü töre bu birikimdir. Binlerce yıllık bir geçmişinin olması, onu daha az kusurlu yapmaktadır. Dolayısıyla da geçmişle gelecek arasında temel bağdır ve gelişmenin temel kaynağıdır. Töre, Türk milletinin hafızasıdır. Hafıza-i beşer nisyan ile malûl ise de, millet hatırlama ile bâkidir.




Bozkır Yaşamında Sosyal Yapı yazısı toplam 12307 defa okundu
Bozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin Tarihi Sayfayı Yazdır    Bozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin Tarihi Arkadaşına Gönder

Bağlantılı Yazılar
Bozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin Tarihi
Bozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin TarihiBozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin TarihiBozkır Yaşamında Sosyal Yapı | Türklerin Tarihi