Kırım Hanlığı | Dünya Tarihi

Kırım Hanlığı | Dünya TarihiKırım Hanlığı | Dünya TarihiKırım Hanlığı | Dünya Tarihi
Kırım Hanlığı | Dünya Tarihi Kırım Hanlığı | Dünya Tarihi
Kırım Hanlığı | Dünya TarihiKırım Hanlığı | Dünya TarihiKırım Hanlığı | Dünya Tarihi
Kırım Hanlığı | Dünya TarihiKırım Hanlığı | Dünya TarihiKırım Hanlığı | Dünya Tarihi
Kırım Hanlığı | Dünya Tarihi



Kırım Hanlığı | Dünya Tarihi
Kırım Hanlığı | Dünya TarihiKırım Hanlığı | Dünya TarihiKırım Hanlığı | Dünya Tarihi
Kırım Hanlığı | Dünya TarihiKırım Hanlığı | Dünya TarihiKırım Hanlığı | Dünya Tarihi
Kırım Hanlığı | Dünya Tarihi Kırım Hanlığı | Dünya Tarihi
Kırım Hanlığı | Dünya TarihiKırım Hanlığı | Dünya TarihiKırım Hanlığı | Dünya Tarihi
 
Kırım Hanlığı
Kategori : Dünya Tarihi

Kırım Hanlığı (1441-1783)

Kırım ve civarı, Batu Han'ın kardeşi Togay-Timur neslinden gelen beylerin idaresinde idi. Timur'un Altın-Orda'yı parçalamasıyla Togay-Timur neslinden Hacı Giray Han, adına para bastırarak(1441) hanlığı kurmuş ve Bahçesaray'ı başkent yapmıştır. Hacı-Giray Han'ın 25 yıllık hâkimiyetinin ardından ölümüyle, oğulları arasında taht kavgaları başlamış ve Nur Devlet ile Mengli Giray fetret devrinde birbirleriyle mücadele etmişlerdir.
Kırım ileri gelenleri bu mücadeleyi önlemek için Osmanlılardan yardım isteyince, Fatih, Gedik Ahmet Paşa komutasındaki donanmayı Kırım'a göndermiş, Kefe ile Azak, Ceneviz ve Venediklerden kurtarılmıştır.(1475) Mengli Giray 1478 yılında hanlığa getirilerek Kırım Hanlığı Osmanlı himayesine alınmıştır. 300 yıl süren bu beraberlik, 1783'de Kırım'ın Ruslar tarafından ilhak edilmesiyle son bulmuştur.

Kırım Hanlığı'nın Kuruluşu
Kırım Altın-Ordu İmparatorluğu içinde önemli bir bölge idi. XIII. Asır sonlarına doğru Nogay, Altın-Ordu hanına karşı Karadeniz kuzeyindeki stepler ile Kırım'ı müstakilen elinde tutuyor ve Balkanlar ile Bizans üzerinde siyasî üstünlüğünü ve himâyesini kurmağa çalışıyordu. Nogay'ın safdışı edilmesinden sonra da (1300), Kırım geniş yetkili vâliler idâresinde ayrıcalıklı durumunu korudu. Kırım'da oturan beyler yarımada dışındaki steplerde dolaşan kalabalık savaşçı kabilelere dayanmakta idiler ve Cenevizliler ile ihtilâfları eksik olmuyordu.
XIV. asrın ikinci yarısında, Altın-Ordu'da hüküm süren taht kavgaları sırasında, Kırım rakip beylerin ve hanların sığındıkları başlıca bölge halini aldı. Bu suretle Kırımparçalanmakta olan Altın Ordu hanlığı içinde müstakil bir siyasî varlığa aday görünüyordu. Cengiz soyundan prensler, bu bölgeye dayanarak, hanlıklarını ilân etmekte ve sonra Volga üzerindeki merkezi ele geçirmeğe çalışmakta idiler. Toktamış Han bunlardan biridir. 1394-1395'e doğru, Toktamış gibi, Cuci soyundan olan Baş-Timur Kırım'da sikkeye kendi adını da koyarak, hâkimiyet iddiasında bulundu. Kırım onun atalarının yurtluğu idi. Onun oğulları rakiplerine (Uluğ Muhammed ve Edike) karşı mücadelelerden sonra nihayet Kırım'da ayrı bir hanlık kurmağa muvaffak oldular. Fakat bağımsızlık uzun sürmedi. Kendisinden sonra yerini alan Gıyaseddin Han zamanında, Altın Ordu hakanı Pulat Han'ın Kırım'ı ele geçirmesi üzerine Gıyaseddin, hanlığı terk etmek zorunda kaldı. Ama, Altın Ordu Devleti'ndeki çekişmelerden yararlanan Gıyaseddin'in oğlu Hacı Giray 1438'de Kırım'a geldi, hanlığını ilân etti ve o da kendi adına para bastırdı. Altın Ordu Hakanı onun hanlığını kabul etmek zorunda kaldı. Bundan dolayı, Kırım Hanlığı'nın asıl kurucusu Hacı Giray'dır.

Hacı Giray     
Fakat Kırım hanlığının hakiki kurucusu Hacı Giray sayılır ve adını taşıyan en eski para 845 (1441/1442) tarihini taşımaktadır. XV. Asır başlarında Altın-Ordu'da şiddetlenen iç rekabet ve savaşlar sebebi ile birçok kabileler Orta Asya'ya yahut batıya Kırım'a ve Karadeniz kuzeyindeki steplere kaçmakta idi. Belli başlı kabile beyleri gelip, Hacı Giray'a iltihak ettiler. O daima daha çok miktarda kabileyi Volga havzasından kendi tarafına çekmek için çalıştı. Yarım asır sonra dahi bu beylerden Eminek Mirza bir mektubunda "hep beyliğimiz dahi bu il ile durur" diyordu.
Hacı Giray Altın-Ordu hanına karşı Moskova ile dostluk ve ittifak münasebetleri kurarak, durumunu kuvvetlendirdi. İstanbul'un zaptından sonra Boğazlara ve Karadeniz'e hakim olan Osmanlılar ile Cenevizliler'e karşı ittifak etti ve 1454 yazında müşterek Osmanlı-Kırım kuvvetleri, ilk defa olarak Kefe'yi muhasara ettiler. Kefe Cenevizliler'i Osmanlı sultanına ve Kırım hanına yıllık vergi vermeğe razı oldular. Hacı Giray, Altın-Ordu hanlarının meşrû mirasçısı sıfatı ile, Kefe'yi kendi ülkeleri arasında saymaktadır.
Altın-Ordu gibi Kırım hanlığının da büyük zaafı irsî kabile beylerinin devletin hakiki hakim ve sahibi olmalarından doğmuştur. Kabile reisleri yahut han ailesi içinde rekabetler, bu kabilelerin birbirlerine karşı gruplanarak kolayca bir iç harbe sürüklenmesiyle sonuçlanmakta idi.

Kırım'ın Osmanlı Yönetimi Altına Girmesi   
Hacı Giray Han'ın ölümünde (1466) oğulları arasında taht kavgası uzun bir kargaşalık devresi açtı. Yenilen rakip yarım ada dışındaki steplere kaçarak yahut Kefe'ye sığınarak mücadeleye devam etmekte idi. Kefe Cenevizliler'i kendi durumlarını kuvvetlendirmek için, kâh bunun ve kâh ötekinin tarafını tutarak, bu mücadelelerde mühim rol oynamakta idiler. Esas mücadele Nurdevlet ile Mengli Giray arasında idi. Mengli Giray mağlûp olarak Kefe'ye sığındı. Orada Şırın kabilesi beyinin ve Cenevizliler'in yardımı ile 1468'de Kırım tahtını tekrar ele geçirdi.
Kırım'da devam eden taht kavgasını ve Cenevizlilerin buraya çeşitli şekillerde müdahalelerini fırsat bilen Fatih Sultan Mehmet, Gedik Ahmet Paşa'yı kuvvetli bir donanma ile acele Kırım'a gönderdi (1475). Kefe ile Kırım sahillerinde Cenevizliler'e ait bütün limanları zaptettirdi. Gedik Ahmet Paşa tarafından hapisten çıkarılan Mengli Giray Ceneviz dostu olan Nurdevlet'in elinden hanlığı almağa muvaffak oldu ve Osmanlı sultanının tâbiliğini kabul etti. Bir buçuk ay sonra da padişaha yazdığı bir mektupta tâbiiyetini te'yid etti. Buna göre Han, padişahın dostuna dost, düşmanına düşman olmayı ve onun hâmiliğini kabul etmiştir. 1476'da Altın-Ordu hanı Seyyid Ahmed Kırım'ı istilâ etti. Mengli Giray Kırker'e (Çufut-kale) sığındı. Altın-Ordu hanı, Osmanlı padişahının tehdidi üzerine, Canibek adında bir valisini bırakarak, memleketine döndü ise de, bu sefer Nurdevlet Osmanlı himayesinde olarak Kırım Hanlığı'nı ele geçirmeye muvaffak oldu. Mengli Giray İstanbul'a getirtilerek, mevkûf tutuldu.
Bir müddet sonra Kırım kabile aristokrasisinin başı Eminek, Nurdevlet Han'a karşı kargaşalıklar çıkarıp, padişahtan Mengli Giray'ın İstanbul'dan gönderilen ilk han sıfatı ile, Kırım tahtını tekrar işgal etmesini sağladı. Osmanlı vakayinâmelerinde Mengli Giray'ın 1475'de tahta gelişine ait hadiseler ile 1478'deki hadiseler birbirine karıştırılmıştır. Mengli Giray'ın bu üçüncü saltanatı (1478-1514) esnasında Kırım Hanlığı sağlam bir şekilde teessüs etmiştir. Osmanlı himayesi hanlıkta otorite birliğini sağlamış, son Altın-Ordu hanlarının birleştirme teşebbüslerine, sonra Moskova'nın genişleme siyasetine karşı hanlığın varlığını garanti altına almış, Hanlık da ilk defa 1484'de Bayezid II.'in Akkerman seferine iştirak ederek, Osmanlılar ile batıda işbirliği siyasetine başlanmıştır.
Artık Kırım Osmanlı İmparatorluğu ile bütünleşmişti. Fakat öteki Osmanlı eyaletlerinden çok farklı ve imtiyazlı bir statüye sahipti. Kırım Hanı atadan hutbe ve sikke sahibiydi ve kendisine Osmanlı Padişahı'nın küçük kardeşi muamelesi yapılırdı. Bu birlik Kırım'ın ve dolayısıyla Osmanlıların gücünü arttırdı.Nihayet Yavuz Selim'in kayınpederi olan Mengli Giray yaptığı askerî yardım ile onun Osmanlı tahtına geçmesine yardım etmiştir.

Ruslar ile Mücadele    
1502'de Mengli Giray, Saray şehrini tahrip ederek, Altın-Ordu hanlığına son darbeyi vurduktan sonra Moskova ile ittifak siyâseti sona erdi. Altın-Ordu'nun sukutu ile meydana çıkan bu iki devlet Altın-Ordu sâhasına hâkim olmak için mücadeleye giriştiler. Mehmed Giray I. (1514-1523) babasının son yıllarında kalgay sıfatı ile, sonra han olarak, Moskof beyliğine karşı şiddetli akınlara başladı. Kardeşi, Sâhib Giray Kazan tahtına geçti (1521). Oka nehri üzerinde Belski'nin ordusunu bozguna uğratarak, Moskova önüne kadar geldi ve şehrin etrafını ateşe verdi. Ertesi sene Astrahan'ı zaptetti. Moskof beyi yıllık bir vergi (tıyış) vermeği kabul etti.
Mehmed Giray, hanlığı en kuvvetli noktasına eriştirdiği bir anda Astrahan seferinden dönerken, Nogaylar tarafından bir baskında katledildi ve eseri de yıkıldı. Bundan sonra Kırım Hanlığı Moskof devleti ile Volga havzasında Altın-Ordu mirası üzerinde tekrar şiddetli bir mücadeleye girişti. Bu mücadeleyi iki devreye ayırmak lâzımdır: birincisi 1534'te eski Kazan Hanı Sâhib Giray (1532-1551)'ın padişahın yardımı ile Kırım tahtında yerleşmesine, ikincisi ise Moskof çarı IV. İvan'ın Volga havzasını hâkimiyeti altına almasına (1552-1556) kadar gelir.

Sâhib Giray     
Birinci devrede Kırım'da kabileler rakip hanlar etrafında Osmanlı hâkimiyetine karşı bir takım iç harplere ve Kazan ile Astrahan'da Moskof nüfuzunun yerleşmesine sebep oldular. 1532'de Moskof beyi, Safa Giray'ı Kazan'dan attırarak, kendi adamı Can Ali'yi han yapmağa muvaffak oldu. Bu esnada, I. Mehmed Giray'ın oğlu Gazi Giray ve sonra kardeşi İslâm Giray, "Cengiz Han yasasına" göre, kabilelerin seçtikleri hanlar sıfatı ile tahta çıktılar. İslâm Giray padişahın gönderdiği hanlara, Saâdet Giray ve sonra Sâhib Giray'a karşı şiddetli mücadelelere girdi.
İslâm Giray rakibine karşı tutunamadığı zaman, kabileler ile Or-Kapı (Perekop) dışındaki steplere çekiliyor ve taarruzlarını devam ettiriyordu. O, nihayet, bağımsız han sıfatı ile, 1532'de hanlık tahtını ele geçirmeğe muvaffak oldu. Fakat sonunda İstanbul ile uzlaşmak zorunda kaldı. Sonra tekrar isyân edince, Sâhib Giray, Kıpçak bozkırında Nogay beyi Hâki Bey vasıtası ile, onu bertaraf etmeğe muvaffak oldu. İki yıl süren bu mücadeleden sonra Sâhib Giray Kırım tahtında mevkiini sağlamlaştırdı (1534). Onun ile beraber Kırım Hanlığı üzerinde Osmanlı metbuluğu ve nüfuzu hakiki bir şekilde yerleşti. İkinci devre Sâhib Giray Han'ın Moskova'ya karşı şiddetli taarruzları ile kendini gösterir. Onun sâyesinde Osmanlılar da Moskof tehlikesini görmeğe ve hanı kuvvetle desteklemeğe başlamışlardır. Sâhib Giray Kazan'da tekrar Safa Giray'ı hanlığa getirdi ve 1549'da Osmanlı toplarının yardımı ile Astrahan'ı zapta muvaffak oldu. Onun bu kudret derecesine eriştikten sonra Osmanlılar'dan Köleve iskelesini istemesi ve sadrazam Rüstem Paşa ile üstünlük münakaşası endişeler uyandırdı. İstanbul'dan gönderilen Devlet Giray Han onu katlettirdi (1551).
Ertesi sene Ruslar Kazan'ı ve 4 yıl sonra da Astrahan'ı zapta muvaffak oldular ve şarkî Avrupa'da üstünlüklerini kurdular. Sâhib Giray devrinde hanlığın nüfuzu bir sıra seferler ile Kafkasya'da Çerkesler üzerinde kuvvetlendirildi ve Kıpçak bozkırında Yusuf Mirza idaresindeki Kiçi Nogay kabileleri Kırım hanının ve padişahın tabîliğini kabul ettiler. Sâhib Giray atalarının siyasetine devam ile birçok kabileleri Kırım yarımadasına getirerek yerleştirdi.
Umumiyetle Nogay kabilelerinin zayıflaması stepleri Rus Kazakları'na serbest bırakmış ve aynı devirde Kırımlılar tarafından sıkıştırılan mühim miktarda Çerkes grupları bu Kazaklar'a iltihak etmiştir. Daha 1559'da Rus Kazakları ile Çerkesler Azak kalesini muhasara etmişlerdi. Devlet Giray Han (1551-1557)'dan XVII. asır başlarında Karadeniz sahillerinde mütemadi Rus akınları başlayıncaya kadar Kırımlılar'ın Moskoflar'ı Volga havzasından geri atmak için mücadele ettiklerini görüyoruz. Bu devirde Karadeniz ve Kafkaslar için Rus tehlikesine karşı Osmanlılar'ın işbirliği dikkate değer. Devlet Giray Han 1565 kışında Osmanlı topçuları ile takviye olunmuş ordusu ile Rusya üzerine neticesiz bir sefer yaptı.

Don-Volga Kanalı    
Osmanlı divanı 1563'den beri şimalde Astrahan'a bir sefer yapmayı ciddî olarak müzakereye başlamış idi. Yalnız Kırımlılar değil, Kıpçak bozkırındaki Nogaylar'ın bir kısmı (Kiçi-Nogaylar), Orta Asya Türkleri Harizm hanı şimdi "halife-i rûy-i zemin" olan padişahı Rus-Kazak ilerleyişlerine karşı yardıma çağırmakta idiler. Osmanlılar bir ordu göndererek, Don-Volga arasında bir kanal açmak ve Astrahan'ı zaptetmek suretiyle iki taraftan kazanacaklarını düşündüler. Böylece evvelâ Ruslar'ı şimalî Kafkasya ve aşağı Volga havzasından geri atmak ve Kıpçak bozkırında ve Kırım üzerinde Osmanlı nüfuzunu takviye etmek imkânı olacak, diğer taraftan Mâverây-i Kafkas ve İran'daki fütûhat için ordu sevkiyatına daha elverişli bir yol açılmış bulunacaktı. 1569'da Kefe beylerbeyi Kasım Paşa'nın idaresinde, 15.000 kişilik bir Osmanlı ordusu Devlet Giray Han'ın ordusu ile birlikte Don nehri ile Volga'nın en ziyade yaklaştığı bölgede Altın-Ordu hanlarının harâbe halindeki eski payitahtı civarına geldi. Kanalın kazılması tamamlanamadı. Ordu güneye Astrahan'a giderek, Moskof askerleri tarafından müdafaa edilen kaleyi muhasara etti. Kış yaklaşınca evvelâ hanın askeri, sonra Osmanlı ordusu çözülerek büyük bir zayiat ile Azak'a geldiler. Kırım hanı Astrahan ve Kıpçak bozkırında hanlık yerine Osmanlı hâkimiyetinin yerleşmesini istemiyordu ve Osmanlı plânını sonuna kadar desteklemedi. Divan'da Sokullu'ya muhalif olan yeni padişahın adamları da bunu neticesiz bir macera olarak tasvir ettiler. Ertesi sene Çar İvan'ın elçisi Novosiltsev Osmanlılar ile sulhü sağladı. Padişah nâmesinde Kırım'da ve Çerkesler üzerinde hâkimiyetini te'yid ediyor, Kabartay'da inşa edilmiş Rus kalelerinin yıkılmasını ve Astrahan'dan geçen ticaret yolunun serbetliğini istiyordu.
1571'de Devlet Giray Han'ın Rusya'ya seferinde Kırım kuvvetleri Moskova'ya kadar ilerleyerek, şehrin etrafını bir defa daha yaktılar. Devlet Giray bu büyük muvaffakiyet üzerine "tahtalgan" unvanını aldı. Padişah kendisini "İslâmın himayesinde büyük yararlıklar gösterdiği için" hususî şekilde tebrik etti. Fakat Kırım hanı esas maksadına, Kazan ve Astrahan'ın Ruslar tarafından boşaltılmasına muvaffak olamadı. 1592'de Terek üzerinde Moskova kuvvetleri Dağıstan'dan Kırım'a gitmekte olan Osmanlı ordusuna taciz hücumları yaptılar. Şimdi gerek Kırım Hanlığı ve gerek Osmanlı Devleti için yeni bir devre başlamıştır.
Bu devirde esas mesele Moskova devletinin Kafkasya ve Karadeniz'e doğru genişlemesini durdurmak idi. Zayıflamış olan hanlık Rusya'ya karşı ancak Osmanlı himayesi sayesinde varlığını koruyabildi ve akınlarına devam etti. Diğer taraftan Kırımlılar yalnız şimalde değil, İran ve Macaristan cephelerinde de Osmanlılar ile gittikçe daha işbirliğinde bulundular. Macaristan'a ilk defa 1543'te Kalgay Emin Giray kumandasında, bir Kırım ordusu gitmiştir.

Osmanlı-Kırım İlişkilerinde Kriz Dönemi   
Osmanlılar'ın İran ve Avusturya ile uzun savaşlara giriştiği 1578-1606 yılları arasında Kırım kuvvetlerine ihtiyacı ziyâdesi ile arttı. Kırım'ın Rus Kazakları'nın hücumlarına açık kalmasına bakılmaksızın, hanların her yıl israr ve tehditler ile sefere çağrılması (İran seferine ilk defa 1578'de kalgay Adil Giray, ertesi sene Mehmed Giray II. iştirak ettiler. Osmanlı serdarlarını hanlara kendi maiyetlerinde bir kumandan muamelesi yapmak istemeleri, Kırım'da ciddî muhalefetlere sebep oluyordu. Bizzat Osmanlı İmparatorluğu bu devirde zayıfladığı için, Kırımlılar bu muhalefeti açık bir isyana kadar götürdüler.
Mehmed Giray II, sadece isyan yoluna sapmakla kalmadı, aynı zamanda Kefe üzerinde hak iddia etti ve şehri kuşattı. Fakat İstanbul'dan gönderilen yeni han İslâm Giray tarafından katlettirildi (1584). Maktûl hanın oğlu Saâdet Giray, Kıpçak bozkırından Nogaylar ile gelerek, İslâm Giray'ı kaçırdı ve Kefe önünde Osmanlı kuvvetleri ile çarpıştı. Nogaylar ve Don Kazakları ile birlikte yaptığı ikinci teşebbüste muvaffak olamadı. Kardeşi Murad Giray Moskova'ya giderek, Kırım'ı istilâ tehdidinde bulundu. Bu Osmanlılar'ı çok endişelendirdi.
İslâm Giray II. nihayet, müessir Osmanlı yardımı ile, tahtında yerleşebilmiştir. O, ilk defa olarak hutbede padişahın adını da okutmağa başlamıştır, (fakat para daima Giraylar adına basılmıştır.). İstanbul Bora Gazi Giray şahsında sadık bir müttefik buldu. O yalnız Macaristan'da Habsburglar'a karşı imparatorluğu müdafaa etmekle kalmadı, İstanbul kendisinden Anadolu'da Celâlilere karşı da yardım istedi. Onun zamanında Kırım'da Osmanlı nüfuzu her sahada kuvvetlenmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun iç kargaşalıklardan kurtulamadığı XVII. asrın ilk yarısında, her tarafta olduğu gibi, Kırım'da da İstanbul'un nüfuz ve otoritesi ciddî bir imtihan geçirmiştir. Canbek Giray padişaha mutî bir han olarak 1610 ve 1635 arasında üç defa hanlığa getirildi ve dâima Mehmed Giray ve Şahin Giray'ın taarruzlarına uğradı. Bu ikisi Kıpçak bozkırındaki Nogaylar'ın ve Rus Kazakları'nın işbirliği ile hanlığı zorla ele geçirdikten sonra, babaları rakip han Saâdet Giray ve dedeleri âsî han Mehmed Giray II. gibi bağımsız harekete kalkmışlar, imparatorluğun düşmanı Şah Abbas ile dostça münâsebetlere girmişler, 1610'da Osmanlı kuvvetlerini ve İstanbul'un gönderdiği hanı mağlûp ederek, Kefe'yi zapta muvaffak olmuşlardır. Bu kargaşalık esnasında şimalde Rus Kazakları kuvvetlenerek Osmanlı ve Kırım topraklarına cüretli taarruzlara başladılar. 1654'te Sinop'u yaktılar, 1612'de Ahyoli'yi ve 1625'de İstanbul boğazında Yeniköy'ü yağmaladılar. Nihayet 1637'de Azak kalesini zapta, Osmanlı ve Kırım kuvvetlerinin taarruzlarına rağmen, 5 sene ellerinde tutmağa muvaffak oldular. XVII. asır boyunca Rus Kazakları meselesi yalnız Kırım için değil, Osmanlı imparatorluğu için de belli başlı bir mesele halini almıştır.
III. İslâm Giray devri (1644-1654) Kırım Hanlığı'nın Osmanlılar ile sıkı işbirliği halinde şimaldeki düşmanlarına karşı hareket geçtiği bir devirdir. O 1644-1647 yıllarında Rusya'ya ve Kazakları'na karşı dört büyük sefer yaptı. Zaporog Kazakları'nı Lehistan'dan ayırarak, kendi tarafına çekmesi en büyük muvaffakiyetini teşkil etmiştir. Bu sayede o 1648-1653 yılları arasında Lehistan'a çok muvaffakiyetli seferler yaptı. Bu memlekete karşı İsveç ile siyasî münasebetler kurdu. Fakat o Lehistan ile sulh imzalayınca, Kazaklar Rusya'ya yanaştılar (1654).

İlk Osmanlı-Rus Çatışması    
Köprülüler idaresinde kalkınan Osmanlı İmparatorluğu Lehistan'dan Podalya'yı aldıktan sonra, Kazaklar üzerinde hâkimiyet kurarak, Ukrayna'ya yayılmak temâyülünü gösterdi. Bu teşebbüs 1678'de Ruslar ile Osmanlılar arasında ilk büyük muhârebeye sebep oldu.
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa kumandasında büyük bir ordu Kırım Hanı Murad Giray (1678-1683) ordusu ile Ukrayna'da Çigrin kalesini, çetin bir savaştan sonra zapt ve tahrip etti. Kazaklar da Osmanlı himayesi altına alındı. Fakat bu çok sürmedi. Viyana bozgunu ile başlayan büyük ric'at esnasında şimaldeki bütün kazançlar kaybedildi.
Ruslar Avrupa'da kurulan mukaddes ittifaka katılarak (1684), Kırım'a ve Azak kalesine taaruzlara başladılar. Moskof çarları bu ana kadar Osmanlı İmparatorluğu'na taarruzdan çekinirlerdi. Fakat bu tarihten itibaren çarların Kırım ve Karadeniz, Kafkasya ve Balkanlar'a doğrudan doğruya taarruzları ve istilâları başlamıştır. Kırım Hanlığı'nın Rusya İmparatorluğu'na iltihâkı ile neticelenen bu devre girmeden önce 1683-1690 harp yıllarında hanlığın Hacı Selim Giray idaresinde (1671-1704 arasında dört defa han) Osmanlılar ile hayatî mahiyette işbirliğine temas etmek gerektir. Bu harpte Ruslar'ın Kırım'ı istilâ teşebbüslerine karşı Kırımlılar'ın muvaffakiyetli müdâfaası ve Besarabya'da Leh kuvvetlerinin taarruzlarını bertaraf etmeleri ilk felâketli harp yıllarında Osmanlılar'ı büyük bir endişeden kurtardı.
Bundan başka Kırım kuvvetlerinin 1688'de Sırbistan'da Kaçanik boğazında Habsburg ordusunu püskürtmesi harbin gidişinde bir dönüm noktası teşkil etti ve Osmanlılar, düşmanı Balkanlar'dan geri sürmek için fırsat buldular. Hacı Selim Giray harbin sonuna kadar sık sık değişen sadrazamlar ve padişahlar karşısında uzun zaman mevkiini muhafaza ederek, İstanbul'da devlet işlerinde üstün bir nüfûz kazandı, hattâ bir defa padişah sadrazamını seçerken, onun re'yini aldı. Selim Giray bu sayede harbin sevk ve idaresinde birlik ve devamlılık sağladı ve şüphesiz imparatorluğun daha büyük felâketlerden korunmasında âmil oldu.

Azak'ın Kaybedilmesi   
Bununla beraber Rus çarı 1696'da Azak kalesini zapt ve İstanbul muâhedesi ile (1700) burayı elinde muhafazaya muvaffak olmuş idi. Yeni han Devlet Giray II., yeni kaleler ve Azak''a bir donanma yaptıran Petro'nun hummalı hazırlıklarını bildirerek, İstanbul'u harekete geçirmeye çalışıyor ve yeni bir harp ile Rus tehdidine son verebileceğini düşünüyordu. 1702'de azledildikten sonra, 1708'de tekrar hanlığa getirilince, bu maksadında muvaffak oldu. İsveç kralı Karl XII. İle birleşerek, Bâbıâli'yi çara karşı harp açmağa iknâ etti. Fakat Prut'ta (1711) çarın ezilmesi fırsatını kaçırdığı iddiası ile Baltacı Mehmed Paşa aleyhinde bulundu. Rus kuvvetleri ilk 1736'da Münnich kumandasında Kırım yarımadasını istilâya muvaffak oldu. Bahçesaray zaptedilerek yakıldı; 2.000 ev ile hanların sarayı kül oldu. Bu arada Selim Giray'ın kurduğu zengin kütüphane mahvoldu. Kalgayların merkezi Akmescit aynı âkıbete uğradı.
Ruslar Tascy idaresinde 1737 ve 1738 yıllarında da gelerek, tahribâta devam ettiler. Belgrad muahedesi ile (1739) Ruslar Prut'ta verdikleri Azak kalesini tekrar ele geçirdiler. Şimdi Kırım yeni istilalara açık bulunuyordu. Arslan Giray Han (1748-1756) yarımadayı müdafaa eden istihkâmları takviyeye itinâ etti. 1760'da Rus Kazakları taarruz ettiler. Kabartay'da yeni Rus kalelerinin inşâsı, hanlığı bu taraftan da tehdit etmekte idi. Ruslar'ın Lehistan'da yerleşmesi ve Kırım hanına ait Balta şehrine sığınmış olan Leh Konfedere'lerini takip ile bu şehri zapt ve tahrip etmeleri, nihayet Osmanlı padişahı tarafından harp ilânına sebep oldu.

Kırım'da Rus Yayılmasının Başlaması  
1768-1774 harbi Kırım için felâket ile neticelenmiştir. 1769 yılı başında Kırım Giray Han'ın Besarabya'dan Rus topraklarına muvaffakiyetli bir akınından sonra, Rus orduları 1770'de Bucak'ı, 1771'de Prens Dolgorukiy idâresinde Kırım yarım adasını istila ettiler. Kırım Hanı Giray III. Güçlükle kurtulup İstanbul'a geldi.
Bu harp esnasında Kırımlılar ile Osmanlılar arasında anlaşmazlıklar ve idaresizlikler hakkında Osmanlı seraskerinin kâtibi Necati Efendi'nin hatıraları dikkate değer tafsilât ihtiva etmektedir. Bu ümitsiz durumda hanlığı Osmanlılar'dan tamamiyle bağımsız bir hale getirmek isteyen mirzalar kuvvetli bir durum kazandılar.
1772'de Rus işgali altında toplanan kurultayda, Osmanlılar'ın tayin ettiği Maksud Giray'ı tanımadılar ve Sahib Giray'ı Kırım'ın müstakil hanı seçtiler. Moskova'ya mirzalardan mürekkep bir heyet hareket etti. Küçük Kaynarca muahedesinin (21 Temmuz 1774) 3. maddesi ile "Kırım, Bucak, Kuvan, Yedisan, Camboyluk ve Yediçkul (Yedicek) Tatar ulusları... serbest ve tam manası ile müstakil tanınacaklar, kendi rıza ve muvafakatleri ile Cengiz soyundan seçilecek hanların hükmü altında olacaklar ve han her hangi bir yabancı devleti nazar-ı itibara almadan, onları kendi kadîm kanun ve adetlerine göre idare edecek, bu sebep ile ne Rusya ve ne de Babıâli hiçbir suretle mezkûr hanın intihabına ve tahta çıkışına karışmayacaklar... Kendi kendilerini idare eden ve Allah'tan başka kimseye tâbî olmayan bütün diğer devletlere yapılan aynı muameleyi yapacaklar; fakat Tatarlar müslüman olduklarından ve sultan da İslâm'ın halifesi sayıldığından, bu uluslar kendisine şeriatın emrettiği şekilde muamele edeceklerdi...Bununla beraber bu, onların yukarıda teyit olunmuş siyasî ve mülkî hürriyetlerini tehlikeye düşürmeyecek mâhiyette olacaktır."    
Padişahı, müslüman Kırımlılar'ın halifesi olarak tanıyan bu madde çelişki ihtiva ediyordu, bu suretle ilerideki güçlüklerin menbaı oldu. Kırım yarımadası ile Bug ırmağından Kuban ırmağına kadar Türkler'in oturdukları bölgeler müstakil Kırım hanının idaresinde bağımsız ilan edilmekle beraber, muahedenin diğer maddeleri ile Rusya mühim askeri noktalarını, Azak denizi ağzının iki tarafından Yeni-Kale ve Kerç, Dnepr ağzında Kılburun kalesi ve etrafındaki hâlî araziyi, büyük ve küçük Kabartayları imparatorluğuna ilhâk ediyordu. Bu şartlar altında hanlığın bağımsız bir varlığa sahip olması imkânı yok idi ve bu ileride yapılacak ilhakı kolaylaştırmak için, bir siyaset hilesinden başka bir şey değil idi. Moskova'ya giden bağımsızlık taraftarı mirzalar ve Şâhin Giray Osmanlılar'a karşı bir alet olarak kullanıldı. Diğer taraftan Osmanlılar da Özü (Oçakof) kalesini ellerinde muhafaza ediyorlar ve hilâfet maddesi sayesinde hanlığın bağlılığını devam ettirebileceklerini umuyorlardı. İki taraf da, istiklâlini te'yid ettikleri devleti himaye altına almak için, kapıyı açık bırakmışlardı. Bu durum Kırım'da korkunç bir iç harp doğurmuş ve memleketin felâketi ile neticelenmiştir.

Şahin Giray    
Kurultay tarafından seçilen II. Sahib Giray Han, rusya tarafından gelen tehlikeyi görerek, çok geçmeden Osmanlı taraftarı guruba tabî oldu. Müslüman halkın ekseriyeti ve ulema, Osmanlılar'a karşı daima bağımsızlık davası güden mirzalardan ayrılıyordu. Beyler ayaklanarak, hanı İstanbul'a kaçmaya mecbur ettiler. Fakat tahta çıkarmak istedikleri Devlet Giray, Ruslar tarafından desteklenen Şahin Giray'ın taarruzlarına dayanamadı.
Şahin Giray, Taman'da yerleşerek, bir kısım mirzaları kendi tarafına çekmeye muvaffak olmuş idi. 1776 Kasım ayında Rus kuvvetlerinin yardımı ile Devlet Giray'ı mağlûp ve firara mecbur etti. Ruslar Or-Kapı'da yerleştiler. Şahin Giray Ruslar'ın bağımsız Kırım Hanlığı için vaad ve taahhütlerine inanmış görünmektedir. Rus ordusunda bulunarak garp medeniyetini oldukça tanımış olan Şahin Giray Osmanlı halifesinden tamamiyle ayrılmayı ve Rusya örneğine göre bir garp devleti yaratmayı düşünüyordu. Avrupa âdetlerini almak, ordusunu garp usullerine göre tensik etmek, mirzaların feodal durumuna nihayet vermek istemesi ve vergileri artırması umûmi hoşnutsuzluk yarattı. Müslüman ahali ona Ruslar'ın ortağı bir kâfir gözü ile bakmaya başladı. Kırım'da ve Kuban'da bulunan Ruslar'dan birçoğu halk tarafından katliam edildi. Hücuma uğrayan Şahin Giray yaralı halde Bahçesaray'dan kaçıp hamilerinin yanına sığındı. İstanbul'dan tayin olunan Baht Gîray Osmanlı yardımcı kuvvetleri ile gelip, tahta çıktı.
Çok geçmeden, Şahin Giray Rus kuvvetleri sayesinde tekrar duruma hakim oldu. Ruslar Kefe'yi ve diğer Kırım limanlarını işgal ettiler (1777 kışı). Şahin Giray'a karşı padişahın gönderdiği Selim Giray'ın yaptığı iki teşebbüs de muvaffakiyetsizlik ile neticelendi (1778). Müslüman Kırım halkı şimdi kütle halinde Türkiye'ye kaçmakta idi. Ruslar onların yerine bu tarihte 75.000 kişilik bir muhacir kütlesi getirip yerleştirdiler. Memleket boşalmaya ve harabîye yüz tuttu (Bu sıralarda yarım adanın nüfusu yarım milyon tahmin edilmekte idi). Kırım'da durum Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında savaşı kaçınılmaz bir hale getirmiş idi. İki taraf arasında başlayan müzakereler nihayet Aynalı-Kavak tenkihnâmesi ile (10 Mart 1779) neticelenerek, harp ihtimalini bir müddet için bertaraf etmiş oldu. Bu anlaşmada Kırım hanının tam istiklâline ait Küçük Kaynarca muâhedesinin 3. maddesi açıklandıktan sonra, 3 ve 4 maddelerde Ruslar 3 ay 20 gün içinde Kırım ve Taman'ı boşaltmağı ve "hiçbir bahane ile yeniden bu yerlere asker sokmamağı" taahhüt ettiler. Babıâli de aynı hususu ve tayin edilen usul dairesinde Şahin Giray'ı han tanımağı kabul etti. Ruslar bu şartları kabule mecburiyet duydular; zira padişahın tasdiki olmadıkça, Kırımlılar'ın ekseriyeti Şahin Giray'ı han tanımak istemiyordu.
Öbür taraftan Osmanlı Devleti de Rus işgalinde bir Kırım görmektense müstakil bir Kırım görmeyi tercih ve hanlık üzerinde hâkimiyetin tamamiyle lafzî bir hale gelmesini kabul ediyordu. Fakat aynı anlaşmanın 5. maddesinde Rusya Oçakof şimalindeki bölge üzerinde padişahın hâkimiyet iddialarını kabul etmesi için, han nezdinde tavassut etmeği vaad ediyordu. Bu kurnazca hazırlanmış bir madde idi. Ruslar, fiilen sahip oldukları bu arazi için, han ile padişahı ihtilaf haline sokmak ve kendileri hanın hâmîleri görünmek maksadını beslemekte idiler. Anlaşmayı müteakip Osmanlı Devleti Kuban ve karadeniz kıyılarındaki Nogaylar ile Çerkesler'i, kendi teb'ası olduğu iddiası ile, Kırım Hanlığından ayırmaya çalıştı. Bu suretle Osmanlılar, Kırım kendi kontrollerinden çıktığı için hir olmazsa, onun Karadeniz şimalindeki tabî bölgelerini muhafazaya çalışıyordu. Rusya ise, ileride kendisinin ilhak etmesi için, bu toprakların hanlığa bağlı kalmasında ısrar ediyordu.

Kırım'ın Rusların Eline Geçmesi 
Kuban Türkleri Şahin Giray'a karşı ayaklandılar ve gönderdiği kuvvetleri yendiler. Kırım halkı da ayaklandığından, han tekrar Yenikale'ye Ruslar'a sığındı. Toplanan Kurultay padişaha mahzarlar gönderdi (Eylûl 1782). 5 yıl önce padişahın han olarak gönderdiği Baht Giray tekrar ortaya çıktı.
Fakat çok geçmeden, Şahin Giray Rus kuvvetleri ile geri geldi. Rus generali Potemkin, çoluk çocuk ayırt etmeden, 30.000 Kırımlı'yı katliâm ettirdi, ve Kırım çarlığın bir vilayeti haline getirildi (8 Nisan 1783). O zaman yeni bir harp açacak durumda olmayan Osmanlı Devleti, 8 Ocak 1784'te İstanbul'da imzaladığı bir anlaşma ile, Kırım, Taman ve Kuban'ın Rusya'ya ilhakını tanıdı. Kuban nehri iki taraf arasında hudut sayıldı.
1787'ye doğru Osmanlı Devleti için Rusya'ya karşı harp kaçınılmaz bir hâle geldi. Kırım gibi müslüman bir memleketin çarların idâresine terkini kimse hazmedemiyor, bütün Karadeniz şimal kıyılarında yerleşen bu amansız düşmanın bizzat İstanbul için açık tehditleri (Katerina II. 1787'de Kırım'ı ziyaret etti) tahammül edilmez bir hal alıyordu. Osmanlılar için yeni savaşın gayesi Kırım'ı kurtarmak idi. Bu harp esnasında Şehbaz Giray ve sonra Baht Giray, han unvânı ile, Osmanlı ordusunda Bucak Türkleri başında Ruslar'a karşı savaştılar. Fakat mâğlup olan Osmanlı Devleti Yaş muahedesi (1792) ile Dnester'e kadar ihtilaflı araziyi Rusya'ya terketti. Rusya Bucak (Besarabya)'ın da vaktiyle Kırım hanlarına tabi olduğunu iddia etmekten geri kalmadı. Burasını ancak yeni bir harpten sonra 1812'de Bükreş muahedesi ile ele geçirebildi. Bu suretle vaktiyle Kırım hanlığına tabi Türk müslüman nüfusu ile meskûn bütün memleketler Rus hâkimiyeti altına girmiş oldu.

Acı Son  
II. Dünya savaşından sonra Ruslar, Almanlarla işbirliği yaptıkları iddiasıyla yüz binlerce Kırım Türkünü, kara vagonlara doldurarak Sibirya'ya sürmüş, bunların büyük çoğunluğunun bu yolculuk sırasında kırılmalarına sebep olmuştur. Daha az bir grup da Özbekistan'a sürülmüş ve 1500 yıllık Türk yurdu olan Kırım'da böylece Türk bırakılmamıştır.

Teşkilât   
Kırım Hanlığı'nın Toprakları
Hacı Giray Han'dan itibaren Kırım Hanlığı'na tabî yerler Kırım yarımadası, Taman, Kıpçak ve Kabartay bölgelerinden ibarettir. Bu dört bölge hanlığın sonuna kadar ayrılık özelliklerini muhafaza etmişlerdir. Han, Kırım yarımadasında Bahçesaray'da otururdu. 1475'ten itibaren güneyde Kefe, Sudak ve Mangup limanları civarındaki arazi ile birlikte doğrudan doğruya Osmanlı padişahına tabi oldu ve Kefe'de sancak beyi ve bazan beylerbeyi rütbesinde bir Osmanlı valisi yerleşti.
Mengli Giray Osmanlı padişahı ile yaptığı anlaşma ile bu yerler üzerinde hâkimiyeti resmen terketmiş ise de, sonra gelen bazı Kırım hanları bu kaleler yahut, hiç olmazsa, civarındaki arazi üzerinde hak iddia etmekten geri kalmamışlardır. 1539'da Sâhib Giray Han top menzili berisindeki arazinin hanların hükmünde olduğunu iddia etmiştir. Sonradan Kazak ve Rus taarruzları karşısında Kırım hanları, Osmanlılar'ın Özü (Dnepr) ırmağı ağzında Özü kalesini ve Kerç boğazında Yeni-Kale'yi inşâ ve muhafaza etmelerine razı olmuşlardır. Kırım yarımadasınınn şimal bölgesindeki steplerde muhtelif devirlerde gelmiş, yarı-göçebe kabileler dolaşmakta idiler. Bunlar Kırım'daki askerî kuvvetleri teşkil etmekte olup, Kayalar-Altı denilen içtimaî mevkiinde hak edilmiş damgalara göre, hemen hemen belli başlı bütün Türk ve Moğol kabilelerini temsil etmekte idiler. Yarımada, şimaldeki Berzah, yani Or-Kapı (Perekop) üzerinde, Baron de Tott'un dahi hayranlığını çeken, eski devirlerden kalma sağlam bir istihkâm ile Kıpçak bozkırından ayrılıyordu. Or-Kapı'nın muhafazası Or beyine havale edilmiş idi. Kırım hanlarına tâbi Kıpçak bölgesinin sınırları başlangıçta şimalde Belgorod'a kadar uzanmakta idi. Fakat Kıpçak sahası Karadeniz şimalinde Prut ırmağından Azak'a kadar bütün step bölgesini içine almakta idi. Mengli Giray I. 1484'te Bayezid II. Akkerman seferine geldiği zaman, Kavşan kasabasını ve havalisini alarak Besarabya'da hâkimiyetini genişletmiştir.

Nogaylar    
Kıpçak sahasında Nogaylar oturmakta idiler. Bunlar 1767'ye doğru, Baron de Tott geldiği zaman, hâlâ büyük kısmı itibariyle göçebe hayatını muhafaza etmekle beraber Bucak'ta, Akkerman dolaylarında şehir ve köylere yerleşmişlerdi ve steplerdeki göçebeler de bu zengin topraklarda mühim miktarda hububat ziraati ile meşgul olmakta ve mahsulü Kırım'a ve İstanbul'a sevketmekte idiler. XVIII. Asır boyunca İstanbul'da birçok defa kıtlık tehlikesi bu bölgeden yapılan hububat sevkiyatı ile önlenmiştir.
Kırım hanları için başlangıçtan itibaren Kıpçak bozkırlarındaki Nogayları kontrol altına almak hayatî bir ehemmiyet taşıyordu. 1523'te Mehmed Giray I. Han'ı katleden Nogaylar Sâhip Giray I. Zamanında yarım adayı istilâ ile tehdit ettiler. Bu han ancak 1546'dan itibaren Nogay "kırgını" denilen bir sıra kanlı seferler neticesinde bunlara hanlık hâkimiyetini tanıtabildi. Bu devirde Kiçi-Nogay kabilelerinden bir kısmının Kırım ile Akkerman arasındaki sahaya göçürülmüştü. XVIII. Asır başlarında Kalmuk tazyiki altında Ulu-Nogay kabilelerinden bazılarının Kuban havzasında Karadeniz şimalindeki bölgelere göç ettiklerini görmekteyiz.
Nogaylar'ın hana tâbiiyetleri gevşek olup, hanlık müddeîleri ile yahut Ruslar ve Kazaklar ile birleşerek, Kırım için ekseriya çok tehlikeli durumlar yaratmış ve birçok defalar yarımadayı çiğnemişlerdi. Kırım hanları bunları, daha iyi itaat altında bulundurmak için, zaman zaman yarımada şimalindeki steplere getirip yerleştirmek istemişlerdir. Bunlardan Mansuroğulları hanlık içerisinde çok mühim roller oynamışlardır. Mansuroğulları'ndan Kantimur 1620'den itibaren Osmanlılar nezdinde kazandığı nüfuzdan istifade ederek, hanlar karşısında müstakil ve mütehakkimâne hareketlere başlamış idi. 1621'de Hotin seferinde temayüz etmiş ve Osmanlı Devleti kendisini Özü beyi yapmış idi. Âsi Şahin Giray'a ve Mehmed Giray'a karşı mücadeleleri ile nüfuzunu daha kuvvetlendirdi. Onun tahakkümüne tahammül edemeyen yeni han İnâyet Giray üzerine hücum ederek Kantimur'u İstanbul'a kaçmaya mecbur etti. Orada Kantimur'a Silistre valiliği tevcih olundu. İnayet Giray tekrar üzerine yürüyüp, kabilesini yağma etti ise de, bu hareketi azline sebep oldu (1637). Çok geçmeden İnâyet Giray da, Kantimur da Murad IV.'ün emri ile idam olundular. İstanbul hükümeti Kırım hanlarını zayıflatarak, daha iyi itaat altında tutmak için, Kantimur'dan itibaren, Nogaylar'ı umumiyetle kendi nüfuz ve himayesi altına çekmeğe çalışmıştır.
Bununla beraber ekseriyeti göçebe olan bu halk Osmanlı hâkimiyetine karşı gelerek zaman zaman Bogdan'a taarruz ediyor ve yağmalarda bulunuyorlardı. Bunların cezalandırılması, malların ve esirlerin iadesi için, İstanbul'dan han vazifelendiriliyor, bu iş onun ile Nogaylar arasından yeni çarpışmalara sebebiyet veriyordu. XVIII. Asırda stepdeki Nogaylar gittikçe daha ziyade Rus Nüfuzu altına girmeğe başlamışlardı. 1771'de Kırım'ı istilâ eden Dolgorukiy'nin ordusunda Nogaylar çoğunluğu teşkil etmekte idiler. Ruslar bunların tekrar Kuban bölgesine göçmelerini teşvik etmişlerdir.
Taman yarımadası, Kuban havzası ile birlikte, göçebe Nogaylar'ın oturduğu ikinci bölgeyi teşkil etmektedir. Dana cenupta Kabartay'da Çerkes kabileleri de Kırım hanlarını metbu tanırlardı.

Kırım'ın Feodal Yapısı ve Kabile Beyleri  
İlk Kırım hanları Hacı Giray, Mengli Giray ve Mehmed Giray I.'in yarlıklarından anlaşıldığına göre, Kırım hanlığının teşkilâtı hemen hemen tamamiyle Altın Ordu ananesinin devamından ibaretti. Sâhib Giray I.'den itibaren Osmanlı müesseseleri kuvvetle nüfuza başlamış, Gazi Giray II., İslâm Giray II., Canbek Giray ve Hacı Giray zamanlarında Osmanlı müesseseleri ve medeniyeti Kırım'da gittikçe kuvvetlenmiş, Osmanlı divan usulü, timar sistemi taklit edilmiştir. Fakat devletin Altın-Ordu'dan intikal eden esas karakteri hiçbir zaman değişmemiştir.
XIV. asırda Bronovius'un hanlık teşkilâtı hakkında bıraktığı tasvir ile XVIII. Asrın, ikinci yarısında Baron de Tott Peyssonel'in tasviri arasında büyük bir fark yoktur.
Kırım hanlığı esas itibarı ile feodal karakterde bir kabile aristokrasisine tabi olmuştur. Altın-Ordu hanlığının son zamanlarında mühim rol oynamış belli başlı kabilelerden Şırınlar başta olarak, sırası ile Argınlar, Barınlar ve Kıpçakların beyleri, "dört Karaçi beyi" adı ile, bu aristokrasinin en üst tabakasını teşkil etmekte idiler. XVIII. Asır ortalarında Kırımlı Abdülgaffar'a göre, dört karaçi sırası ile Şırınlar, Mansur-oğlu, Şicuvut, Argınlar ve Barınlar şeklinde sıralamaktadır (Peyssonel'de Barınlar Argınlar'dan öncedir). Pallas'ta bu beş aileden Barınlar ikinci sıradadır. Biliyoruz ki, bu dereceleme kabilelerin han ile münasebetlerine göre, zaman zaman değiştirilmiştir.
Bahâdır Giray (1737-1741) Mansuroğulları'nı, âsî oldukları için, Kırım'dan koğmuş, bir çoğunu katliama uğratmış idi. Bunlar sonra İslâm Giray II. zamanında (1644-1654) geri çağrıldılar ve eski yerlerini aldılar. Keza Sicivutlar'ın beyi, Sâhib Giray I. tarafından dört karaçi arasına yükseltilmiş idi. Fakat Şırınlar birinci mevkii daima muhafaza ettiler. Şırın beyi baş karaçi yahut baş-bey unvanını taşır, han sülâlesinden kızlar ile evlenirdi. Bu ailenin birçok azası, han sülâlesi mensupları gibi, Giray unvanını taşımakta idi. Şırınlar beyi, devlet içinde handan ve hânedana mensup sultanlardan sonra, en yüksek mevkii işgal etmekte idi. Şırın beylerinin Altın-Ordu hanı Toktamış zamanında da baş-karaçi, başka tâbir ile emir-i kebir olduklarını ve bu sıfat ile sağ-kol başına geçmiş bulunduklarını kaydetmeliyiz. Şırınlar'ın Kırım'da mâlikâneleri Karasu ile Kerç arasında idi.Kaide olarak kabileler, bey ailesi içinde en yaşlısını bey seçerler ve bu seçim, han tarafından tasdik olunurdu. Han onu azledemezdi.
Kabileler beyleri vasıtası ile, hanın otoritesini tanırlar, yani bey âsî olduğu zaman, kabile de âsî olurdu. Devlete feodal hususiyetini veren bu sıkı kabile ananesi hanların otoritesini ziyadesi ile tahdit etmekle ve iç harpleri kolaylaştırmakta idi. Dört karaçi beyleri Kırım'da en kuvvetli kabileleri, yani Kırım kuvvetlerinin büyük kısmını emirleri altında bulundurmakta idiler. Bu dört (sonraları beş) karaçi beyi hanın divanında otururlardı ve onların re'yi olmadan, hiçbir mühim mesele hakkında karara varılamazdı. Onlar hanın seçileceği kurultaylarda da esas rolü oynamakta idiler.
Karaçi beyleri "Çingiz Han yasasının" daha doğrusu Altın-Ordu ananelerinin mutaassıp savunucuları sıfatı ile bu teşkilâtı bozabilecek her yeniliğe şiddetle karşı koymakta, kendi imtiyazları hususunda çok hassas bulunmakta idiler. Umumiyetle hanların seçimi, padişahtan ziyade onlara, daha doğrusu Şırın beylerine tabi olmuş ve onların istemedikleri han Kırım tahtında tutunamamıştır.
Beyler ekseriya İstanbul'a beylerden birini bir mahzar göndererek, kimi han istediklerini bildirirlerdi. Kendi istedikleri han gönderilmezse, muhâlif vaziyet alırlar, Kayalar-Altı denilen mevkide toplanarak, kendi seçtikleri han etrafında mücadeleye girişirler, ekseriya yarımada şimalindeki steplere çıkarak, Nogaylar ile birleşirlerdi (Bu rakip hanlar Saâdet Giray, İslâm Giray ve Mehmed Giray'dır). Fakat Şırın beyleri, Eminek Mirza'dan beri, baş-bey sıfatı ile, umumiyetle İstanbul ile işbirliği yapmışlar, böylece padişah ile çatışma haline gelmeden, nüfuz ve otoritelerini korumağa, hatta takviyeye muvaffak olmuşlardır. Bu Şırın beyleri hanlığın Osmanlı himâyesi altına girmesinde esas rolü oynadıkları malûmdur. Fakat onlar, sonradan Moskova'nın entrikalarına uyarak, hanlığın iç savaşlara sürüklenmesinde ve Rus istilâsı altına düşmesinde de başlıca rolü oynamışlardır. Diğer taraftan Kırım ordusunu teşkil eden kabileler, askerî yeniliklere, yeni bir ordu teşkili fikrine her zaman şiddetle karşı koyarak memleketin Altın-Ordu devrindekinden bir adım ileri gitmesine müsaade etmemişlerdir. Bu arada işaret etmek lâzımdır ki, XVIII. Asırda, Rus istilâlarının bir neticesi olarak, Kırım'da garba doğru bir alâka uyanmıştır. 1768'de Kırım Giray'ın Baron de Tott (Memoires, II, 178)'tan Moliere'in tercümesini istediğini biliyoruz.
Nihayet Şâhin Giray Han, Kırım'ın Petrosu olmak emelinde idi. Kuvvetli tesiri görülen Osmanlı merkeziyetçi sistemi dahi, hanlığın kabilelere dayanan feodal teşkilâtını değiştirememiştir. Devlet işlerinde doğrudan doğruya rey sahibi olan karaçi mirzaları elinde daha birçok kabile beyleri, mirzalar vardır ki, bunlar da irsî asiller sınıfına mensupturlar. Osmanlı kapı-kulu sisteminin yerleşmesinden sonra meydana çıkan bazı büyük aileler ikinci bir asâlet sınıfı teşkil etmişlerdir. Bunlardan birçoğu aslında Çerkes kölelerdir.

Toprak    
Toprak ve teba'a han ailesi ve mirzalar arasında timar olarak, taksim olunmuştur. Timarlara hanın tevcihi ile tasarruf eden mirzalar, vergileri kendileri için toplarlardı ve bunun karşılığında bizzat askerî hizmette bulunmağa ve timarına göre muayyen miktarda asker götürmeğe mecbur idiler.
Mirzalar kabile beylerinin hususî bayrağı altında (büyük kabileler birden fazla bayrak altında) sefere giderlerdi. Bir kısım işlenmemiş arazi asil olmayan kimselere, han tarafından şenletilmek şartı ile timar olarak verilmiştir. Bunlar çelebi unvanı ile anılmakta ve hanın silâhdarının kumandası altında, ayrı bir bayrak altında sefere gitmekte idiler.
XVII. asırda Evliya Çelebi'nin müşahadesine göre, mirzalar topraklarını, ekseriyetle hıristiyan esirlere işletirlerdi ve bunların adedi daha bu devirde yüz binlere varmakta idi.

Kalgay ve Nureddin'lik   
Bütün bu mirzaların üzerinde han ve onun sülâlesinden gelen sultanlar yer almakta idi. Hacı Giray I. hanın yarlığında (1453) oğlan unvanı ile anılan bu sultanlardan her biri harpte mevki ve derecelerine göre değişen büyüklükte bir kuvvete kumanda ederdi. Cengiz Han yasası adı altında gösterilen an'anevî kaidelere göre, han, veliahd makamında olarak, küçük kardeşini kalgay seçmek mecburiyetinde idi. Daha küçük kardeşini yahut ekseriya oğlunu ikinci veliahd sayılan nûreddin (nuradin)'lik mevkiine getirirdi. Kalgay ve nûreddin'in ayrı sarayları ve divanları vardı. Yabancı hükümetlere, mahiyet itibarı ile hanın yarlığı ile aynı olmamakla beraber, kendi adlarına yarlık gönderebilirlerdi. Hanlığa yıllık vergi (tıyış) gönderen devletler (Moskof Çarlığı, Leh Krallığı) onların hisselerini göndermezler ise, handan müstakil olarak o devlete karşı hasmâne harekette bulunmakta serbest idiler.
Gazi Giray II. kalgay'lığa ve nûreddin'liğe kendi çocuklarını getirerek ve diğer sultanları katliam ile tehdit ederek, şüphesiz Osmanlı padişahı örneğine göre, mutlak hâkimiyetini tesise çalışmış ise de, sultanlardan bir çoğu Rumeli'de Çirmen sancağında padişahtan aldıkları malikânelere sığınmışlardır. Osmanlı padişahı veya Kırım aristokrasisi için bunlardan birini hanlığı getirmek her zaman mümkün idi.

Yavuz Selim'in Eşi     
Han, Kalgay ve Nureddinin tayinleri Osmanlı Sultanı tarafından tasdik edilirdi. Kırım Hanı tahta çıkarken, padişah kendisine hükümdarlık alameti olarak berat, sancak, iki tuğ, yalnız Osmanlı padişahlarının ve onların hediyesi olarak Kırım hanlarının giydikleri iki hil'at, altın düğmeli ve kırmızı kadifeye dikilmiş samur bir kapaniçe, kalpak üzerine iki mücevher top sorguç, tirkeş, hançer, kılıç, değerli takımlarla donanmış iki at gönderilirdi.
Kırım hanlarının İstanbul'a gelip gitmeleri sırasında, başka hiçbir krala, hiçbir prense yapılmayan muhteşem törenler yapılırdı.Kırım Hanlığı ile Osmanlı Hanedanı arasında da kaynaşma olmuştur. Yavuz Sultan Selim'in eşi ve Kanuni Süleyman'ın annesi olan, Manisa'da yaptırdığı şifahane, imarethane ve diğer eserlerle ünlü Hafsa Sultan, Kırım
Hanı Menğli Giray'ın kızıdır.
Hanlığın kuruluşundan beri Kırım'ın nüfusu 1,5 milyon civarında kalmıştır. O tarihlerde belli başlı Avrupa devletlerinin nüfusları da birkaç milyondan ibaretti. Kırım'da nüfusun artmayışı, zaman içinde 1 milyondan fazla Kırım Türkünün İstanbul'a, Anadolu'ya Balkanlara ve Kafkasya'ya göç etmek zorunda kalması yüzündendir.

Devlet Hiyerarşisi   
Kuban, Bucak ve Yedisan vilâyetlerinin umumî valileri yahut daha doğrusu bu üç bölgedeki Nogaylar'ın kumandanları sultan arasından seçilirdi ve ser-asker sultan unvanı taşırlardı. Bunların da ayrı sarayları ve divanları var idi. Or beyi mevkii ise, umumiyetle Şırın beylerine verilirdi ve mevkiileri serasker sultanlardan sonra gelmekte idi. Devlet işleri hanın bizzat başkanlık ettiği bir divan tarafından yürütülmekte olup, azaları şunlardı: kalgay, nûreddin, Bucak, Yedisan, Kuban ser-askerleri (Bahçesaray'da iseler), Şırın beyi, müti, uluğ-ağa (vezir), kazasker, hazînedar başı, defterdar, aktaçı-bey, kilerci başı, divan efendisi, kazasker nâibi, Bahçesaray kadısı ve kullar ağası. Kapıcı-başı ve kapıcılar-kethüdâsı, Osmanlılar'da olduğu gibi, divana dahil olmayıp, merasim işlerine bakmakta idiler. Mühim devlet işleri hanın başkanlığında fekalâde hallerde toplanan kalgay, nûreddin, üç ser-asker, vezir, kazasker ve karaçi beylerinin katıldığı bir mecliste kararlaştırılırdı. Bu toplantılarda harp ve sulh gibi hayatî meselerde karaçi beylerinin re'yi kat'î bir mahiyet taşırdı. Şırın beyi lüzum görürse, mirzaların başı sıfatı ile, bu fevkalâde meclisi, kurultayı kendi başına toplayabilirdi. Buna umumiyetle han ile bir ihtilaf çıktığı takdirde başvurulur ve toplantı meşhur Kayalar-altı mevkiinde yapılırdı. İşlerin yürümesi ve hanın otoritesinin kurulması için, yalnız onun ile karaçi mirzalarının arasında değil, İstanbul hükümeti ile de mutabakat gerekiyordu.
Hanlıkta sükun ve dengenin devamı ve uyumlu bir siyasetin tatbiki fiilen Şırın beyi ile padişahın vezir-i âzamı arasındaki anlaşmanın devamına bağlı kalmıştır. Padişahın Kırım hanı arkasında olması, sultanların ve kabilelerin mücadelelerini frenlediği ve bu iç rekabetlerden faydalanmak isteyen Moskova'nın müdahalelerine set çektiği için, hayatî bir ehemmiyeti haiz olmuştur. Şüphesiz hanlığın Kazan ve Astrahan düştükten sonra daha ikibuçuk asır varlığını koruyabilmesi başlıca bundan ileri gelmiştir. Fakat diğer taraftan Osmanlılar'ın Kırım kuvvetlerini Orta Avrupa ve İran'daki harp sahnelerinde fazlası ile kullanmak istemesi ve kabile aristokrasisinin hâkimiyetini kırmağa ve Nogaylar'ı ayırmağa temayül etmesi mukavemet hareketleri doğurmuş ve hanlığı zayıflatmıştır.
Baron de Tott'un başvekil diye vasıflandırdığı hanın veziri, yahut daha eskiden kullanılan unvanı ile ulug-aga'sı menşe itibarı ile hanın kullarındandır. Vezirler XVII.. asırda Sefer Gazi ile geçici bir zaman için devlet içinde birinci derecede nüfuz kazanmış iseler de, bu kuvvetli şahsiyet de bunu ancak kalgay'a karşı karaçi mirzaları ile olan ittifakına borçlu idi. Sefer Gazi Ağa'nın ve ondan sonra gelen nüfuzlu ağaların Moskof ve Leh başvekillerine gönderdikleri mektuplarda kendilerini, Osmanlı vezir-i âzamları tarzında, vekil-i mutlak sıfatı ile anmaları bizi yanılmamalıdır. XVIII. asır ortalarına, yani merkeziyetçi sisteminin en çok yerleşmiş bulunduğu bir devirde dahi Baron de Tott kabile aristokrasisi karşısında vezirin ve müftünün Osmanlılar'da görülen nüfuz ve iktidara hiçbir zaman sahip olmadıklarına işaret etmiştir.

Ulema    
Burada ulemânın devlet içinde büyük mevkiini ve rolünü unutmamak lâzımdır. Kırım'da islâmî tahsil ve terbiyeye verilen ehemmiyet, medreselerin çokluğu ve şehir ve köy ahalisinin dindarlığı hemen bütün seyyahlar tarafından (Evliya Çelebi, Peyssonel, De Tott) belirtilmiştir.  Kırım idarî olarak 48 kadılığa ayrılmış olup, sivil idare ve bütün hukukî işler kadıların yetkisi dahilinde idi. Bunların adlî ve idarî faaliyetlerini gösteren sicillerden 124 kadarı Leningrad müzesine naklolunmuştur.

Ordu    
Hanın ordusu, yukarıda bahsettiğimiz mirzalara tâbi kabile kuvvetlerinden başka, Nogaylar'dan ve kapı kulundan meydana gelir. Kuban, Yedisan, Bucak ser-askerlerinin getirdikleri Nogay kuvvetleri kendi mirzaları kumandasında hareket eden kabile kuvvetlerinden oluşmuştur.
Kapı-kulu, maaşları padişah tarafından verilen hanın hassa kuvvetidir. İlk defa 1532'de Sâhib Giray İstanbul'dan tayin edilen han sıfatı ile Kırım'a gönderilirken, rakiplerine karşı padişah tarafından maiyetine 60 topçu, 300 cebeci, 1.000 sekbandan mürekkep bir kuvvet ile 40 müteferrika, 30 çavuş ve 60 timar ve zeamet sahibi verilmiş idi. Sekban bölüklerinin kumandanı baş bölükbaşı divanın toplantılarına nezaret eder ise de, reyini kullanamazdı.
Kırım kuvvetlerinin esas kısmını teşkil eden atlılar, an'aneye sıkı-sıkıya bağlı olup, ateşli silâhlara rağbet etmedikleri gibi, Osmanlılar da, bilhassa Kefe üzerinde zaman zaman uyanan iddialar sebebi ile, hanlığın bir topçu kuvvetine sahip olmasını istememişlerdir. Bununla beraber Kefe'den Osmanlı topçu kuvvetleri zaman zaman Kırım ordusuna katılarak, yardım etmişlerdir. Boronovius, Baron de Tott v.b. tarafından tasvir olunan Kırımlılar'ın harp tabiyesi, kollar halinde sür'atli çevirme ve baskın usulleri ile Türk-Moğol an'anesinin bir devamından ibarettir. Sefere çift at ile giden Kırım askeri devrin en süratlı süvarisi idi ve XVI. asırdan itibaren Osmanlı ordularının akıncısı hizmetini görmüştür. Kırımlılar Ruslar'ı baskı altında bulundurmak ve zayıflatmak için, Rus topraklarına tahripkâr akınlar yaparlardı. Çarlığın buna karşı güney hududlarında inşa ettiği bir sıra kalelere dayanan müdafaa sistemi her zaman maksada kâfi gelmemiştir. Rusya'ya ve Lehistan'a bu seferler kışın nehirler donduğu zaman yapılırdı.

Hanlığın Siyasi Rolü  
XVI. asır başından itibaren hanlık Rusya'yı daima en büyük düşman olarak tanımış, onun Volga havzasına ve Karadeniz'e ilerlemesini durdurmağa çalışmış, XVI. Asırda Lehistan ile XVII. asırda Kazaklar ve İsveç ile ittifak münasebetleri kurmuş, hatta bir aralık 1760'da Prusya kralı ile dostâne görüşmelere girişmiştir. 1767'de Fransız hükümeti, Lehistan'da Rus müdahalelerini önlemek için Kırım hanlığının Rusya'ya karşı ehemmiyetini takdir ederek, Bahçesaray'a Baron de Tott'u göndermiştir. Hanlık 1681 tarihine kadar Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında siyasî münasebetlerde aracı olmak iddiasında bulunmuş, Osmanlı hükümeti de Kırım'ın şimal işlerinde ehemmiyetli mevkiini görerek, siyasetini umumiyetle ona uydurmuştur. Rus elçileri İstanbul'a giderken, mutlaka Bahçesaray'a uğramakta ve şimale ait meselelerde han hükümetinin görüşünü öğrendikten sonra, Osmanlı payitahtına geçmekte idiler.




Kırım Hanlığı yazısı toplam 5855 defa okundu
Kırım Hanlığı | Dünya Tarihi Sayfayı Yazdır    Kırım Hanlığı | Dünya Tarihi Arkadaşına Gönder

Bağlantılı Yazılar
Kırım Hanlığı | Dünya Tarihi
Kırım Hanlığı | Dünya TarihiKırım Hanlığı | Dünya TarihiKırım Hanlığı | Dünya Tarihi