Mansur Balcı | şairler Yazarlar

Mansur Balcı | şairler YazarlarMansur Balcı | şairler YazarlarMansur Balcı | şairler Yazarlar
Mansur Balcı | şairler Yazarlar Mansur Balcı | şairler Yazarlar
Mansur Balcı | şairler YazarlarMansur Balcı | şairler YazarlarMansur Balcı | şairler Yazarlar
Mansur Balcı | şairler YazarlarMansur Balcı | şairler YazarlarMansur Balcı | şairler Yazarlar
Mansur Balcı | şairler Yazarlar



Mansur Balcı | şairler Yazarlar
Mansur Balcı | şairler YazarlarMansur Balcı | şairler YazarlarMansur Balcı | şairler Yazarlar
Mansur Balcı | şairler YazarlarMansur Balcı | şairler YazarlarMansur Balcı | şairler Yazarlar
Mansur Balcı | şairler Yazarlar Mansur Balcı | şairler Yazarlar
Mansur Balcı | şairler YazarlarMansur Balcı | şairler YazarlarMansur Balcı | şairler Yazarlar
 
Mansur Balcı
Kategori : şairler Yazarlar

Mansur BALCI

?


---

Kumdan Kule

suçlarıma karşılık
kum şiirler

usulca bırakıyorum kucağına yüzümü
gördüğün ilk güvercin avlusunda konakla
acı çekiyor gökyüzü, yüzümüzde

gün yürüdü
saçlarımı tarıyor cemre
ben buradayım
senin seyiren gözlerine su döküyorum
senin de
benim,
aynaya girip çıktığım doğrudur
kamaşan dizlerimi sırla oğduğum
körelen kalbimi suyla çizdiğim
dönerken gök; aşınırken yeryüzüyle
parlar gökyüzü aynalar ve sır
dökülür tenimden çamurdan yaralar
ki; cebim elimi atıyor dışarı
cebimde ölmezotu

ben geri geldim, buradayım
o karlı yerde, kar sıcağında
alnımda cam kırıkları ve tuz
kamaşan gözlerimin körlüğüyle
sulamak o bulunmaz ince otu
ellerim üşüyorken. iyice ellerim üşüyorken
acı çekiyor gökyüzü, yüzümüzde
baharla
ellerimde bekliyor bulduğum, zaman ve inat
kendi gecemden bakan gözlerimle, yavrum
kendi gecesinden bakan yıldızlar
sevgisiz bakışan yüzlere gölge düşürüp
göz göze gelemiyor sevgisiz sevişmeler
baharla
biliyorum
GülBaharla gelecek
gelirse çeker beni / yüzüm büyür
suç silinir. su...
durgun gölgelerde güneşle günebakan
su ile kavak birbirini çeker
parmaklarım uzayarak
bedenim bedenimi terkeder
renk renkten ayrılır
burçsuz bir kaleden düşerken baş
koku kokuyu bırakır, ses sesten kaçar
etimde çürüyorken cemre
cebimde pörsümüş ölmezotu

ben buradan ayrılırım, işaretsiz bir pusulanın ardında
yeryüzü dönerken o sonsuz fanusun içinde
bileklerim oyalanırken yaşlı bir akrebin kuyruğuna
tarifsiz acılar çekerken gökyüzü, yüzümde
ellerimde unutulmuşken gecelerin kokusu
cebimde o pörsümüş ölmezotuyla
devrilirken buhurdanlık, devrilirken gözlerim
bekliyorum kim gelecekse o bakire güneşle

gün büyüdü
ben hala buradayım
bekaretimi verdiğim şiir le
durgun gölgelerin içinde
terkedilmiş mevzilerin önünde

açık bir kapıyı çaldım
gidişe döner gece açık bir kapıyı çalarak
ıssız bir şafakla
palamarlar çözülür öksüz kalır denizler
bir karanfili parçalanmış yüreğiyle döker yalnızlığa tayfa
yıldız tutar içinde büyütür bir ayrılığı
ve bütün gözleri yağmalar yalnızlığa dönük
dudakları çatlak dudakları öpüşsüz
elleri en çok kendine muhtaç

sessiz bir şafakla
gece yine döner gemisiz bir gidişe
içindeki yıldız kayar
faili meçhul bir cinayet duyulur
kurşunsuz bir dudak izi sigarasında
ve kırmızı dostluklar bırakır
yaşanmışlığında geceye girerken
yorgun ve uykulu trenlerle
istasyonu olmayan öksürüklü akşamlarda

oysa
bırakılan dostluklar
hala yumuşak bir rayın ışıltısında kayıyor
teyakkuz

tanrılar geçiştirildi yangın yerinde fırdöndü bir bayram
vedaya dönerken aşk bir başka gündönümünde
ah! teneke taylar ince boyunlu incir ağaçlarına dadandığında
evden ayrılırken şehrin yırtığından fırlattığım apoletlerim
gören olmadı sırrıma vurgun bacaklı maymunlar
aşka hazırlar
henüz düşmeden gökyüzünden örselendiğim aşkın suyuna

teyakkuz
kim dönerse yüzün yüzüme yanarsam eğer
sarıldım. bitiyor ısmarlanan iki ters bir düz iki ters ayet

uykusuzluk anları uydurmasıydı koyu bir rengin altından sırıtır yüzüm
korkularıma sindim gevşedi dalında aşk ve böğürtlen
yağmacılarla görüldüğümde geceyi kaçırırken uykumdan
keşke birazcık oynatabilsem kirpiklerimi birazcık
içimden ne yaralar dökülür bugüne dair
teyakkuz
orada oturmalıyım iğde kokan ruhumun ince kuytusunda
gözlerime uğrama sakın /
ilişme ellerim zaten kendime avare
içinden geçtiğim her kapının arkası bir ilmikte yorulmuş usandım.
hangi sevginin uğrağına söz geçirsem
basıp elimi kabuğu bayat yarasına ağlasam
yine teyakkuz

kimseyi çağırmaz sarı sirenden sonra olur ne olursa
kırmızı gülümserken karanlık ve sis-güm! sesi ve teyakkuz

yürüyüşçüler döndüler limanlara
gülücük dağıtan yılkı atların karnında işaretlerle
aldırmadan cebimde bekleyen işaret parmaklarına
gün ışıyınca diye beklerim
yine o basit iğde kokusuna dadanmak için / kimbilir
son bir kurbağa sıçrayışı yaparım
parmaklarımdan ağmadan gece düşlerim yüzünü

her okşayışta tevrat kalınlığı yeminler taşıyorum
sen yeniden yüzüme dön / gözlerinle hırpala düşüncelerimi
o dal çıtırtısı çoğalsın çünkü
çünkü ben, ayın arka yüzünde çoğalttığım yalnızlığımı
geceye atıyorum. aç itlerin önüne
koydum serseri bakışlı korkularımı
sen yüzüme dön
çünkü ben,
yeniden bir dağ ateşine yanaştığım doğrudur
buralı olmayan bir isyanı kuşandığım da
ve
bir su masalına inandırdım kendimi
bütün gözleri birleştiren köprüler kurabilirim diye
öğrendim eskilere korkmayı
tam efendi bir çocuk olacakken / bu iyice belliyken
bütün ağrılarımı yaşadım, bitti
karanlık gün dönümlerimde büyüttüm yeminimi
iyice sığladım avuçlarımdaki çizgiyi
sokakları eskittim
boş bira kutularını tekmeleyip / kendimle barışık
şehrin deliğinden başımı uzattım
kurcalarken aklımı bakışlarınla

kendime bir dağ bir göl bir su masalı uydurdum
çoktan kapamadan doğurgan kadınlar rahmini hayata
artık öğrendim uzaklara ağlamıyorum
kaç yüz eskittim unuttum tarihle girdiğim bahsi
ağlayan kayanın gözünde dinlenirken incir
yüzümü yüzüme sürttüm acıttım bileklerimi
dönüşsüzüm
sen yüzünü bana dön
çünkü ben,
düşürdüm gözucumdan gözyaşlarımı. ıslığım kayıp
gece

kolay söz verenlere 
doğmamış çocuklar için

kıyılar dağıldı gece bıraktığında kendini
kum tepeciklerden kopan tanedir şimdi ölüm
orkinoslar telaşlı gece vardiyalarında
haydi, kimler kucaklaşacaksa
söyleyin
onca kasımpatıların yaprakları yerdeyken

gece bıraktığında kendini geceye
gidenler dönüyor sütlimandenizlerden
ellerimi muhtaç ettim ellerime
onca ölümsüzlük otunda umutlanıp
belki de gizemim budur diye
gecenin kendini bırakışındaki tılsımına
sorular da çoğaltmazken yüzümü
yanaştım uzak posta trenlerine
şen şakrak gülüşürken gece berduşları
  garda, kaldırım pezevenkleriyle
yüzüm yüzüme sürtündü ve aşındı
artık duygularımı taşıyan derin sulara
ellerimi ulaştıran ayaklanmalara
esir edin gözlerimi bir bolivya kampında
gece bırakmadan kendimi çözün
gözlerime sürün portakal çiçeklerini
  getirin saklımdaki uçurtmaları

şimdi artık sulara inanıyorum ben
suların çağlayan geleceğine bırakın beni
toplayın kıyılardan suretlerimi
  devirmeden gece kendini
dört anda dört yerde yırtılırken dünya
tuzu kuru denizinde yelken basıyor dedem
ve şimdi, hemen şimdi! diyen babam
bana bıraktı bilinmezin dört sırrını
parlak mavi bilyelere gizleyip

ben küçüktüm devrildim geceye
denizatına tutundum ağdım yabanıl uçurumlara
dikiş aralarıma gizleyip korkularımı
karıştım bir şili konvoyuna
  karanlığın seyreldiği saatti
uzattım üç kardeşimi akşamın ılıklığına
süt içerler bilinmezin ucundan
bırakıp annemi tarihin hareminde

şimdi topluyor rüzgar kıyılardan insan siluetlerini
bu şehre gelişim unutulsun

kolay bir yanılgıydı bu şehre gelişim. unutulsun
yangın yerlerinden kaçardım
döndüm ve arkamı gördüm. en zayıf yerimmiş topuklarım
kasıklarıma boşaltıyorken laciverdi karanlığını gece
rahmimden atmalıyım kendimi çünkü
çünkü boşluğa sorulan bir soruydu akşamdan ayrılışım

susadım çok susadım kendimi bekliyorum

şehrin divanı toplandı diye uğradım, kaldım, unutuldum
loş yanlarımdan resmi kağıtlara sarıldım ve pullandım
karanlık sandıklar açıldı, zarlar havada asılı bekler
ölümün yüzü sindiğinde aytaşlarına
terkedilişti belki her şeyi şaraba yatkın kılan
şehrin göbeğinde büyüyen sivilcelerle
sevgililer sevişmeyle dururlar / dayanmak için birbirlerine

yalnızlık. en yaralı yerimde eskiyen sargı bezi
bir borcum kalmadı başkasına / bu şehir ödedi
çarşılarından ve yamalıklı yüzlerden çekiliyorum
gür bir şahmerdana bırakıyorum meydanlarını
kenarlara. iyice kenarlara
burada kalsın arabi resimler
sarmaşık satıcıları, kuş tutucuları
ve gerek görülünce gecenin kırılgan saatlerinde
polis infazlarında gönüllü korokent / burada kalsın
bayrak marşıyla uykuya yatan
her park girişinde yüzleri silinmiş pezevenkleriyle
kart fahişelerin kirpiklerine tutunan
    bar berduşları

kenarlara iyice kenarlara
henüz ismi konmamış bir renge giden
gelişsiz raylara sürtünüp
bu şehri terketmek için
yeni bir şehir yolculuğunda yüzümü bekliyorum suç temiz

gözlerimin her kapanışında bir devrin perdesi açılır
sorular sorar hırpani bir keşiş uykusunda 
her çan çalışında zangocun
kendimi kaçırırım bir asya bozkırından
zaman tutar
inkarın incilini ararım. severim kendimi
açılan gözlerimi ay tutar, saçlarında ebruli bir karmaşa
karşımda bulurum her defasında inleyen bir yay burcunu
yağmalarla yükselirken renkler yeryüzünden
ruhtan çalınmış ruhlarla
kristal taneler kumla karışır, isi bırakmaz cam
artık yangın yeridir bütün kıyılar
bu kesin

bana her şeyi anlatma / suçu anlamak kalsın ortada
çok şeyi anlamak belki de
aniden kırılabilir gecelerin bir kısmı
yeniden asya bozkırına iz peşine yürürüm
dönmeyebilirim de
bana aldırın
gri bir korku bulunca aldırın. not düşün günlüklere
sözü kanatan aç mızrap uçları göğe ağıyor
   bir kez daha sorun beni o na
suçu seçtim / melankolimdir
şimdi hangi kan lekesi karanlık saklar kuşkularımı
benden uzaklaşan günlerime vurulan mühürde
    yapayalnız bir ay batsın
    gündüzün gözünde
bütün bulvarlar kesilir bir meydanla ikinci bir emir yok
çığırtkan kuşlar kapatır gökyüzünü / şimdi,
sis altta

sahte gülücükler unutulsun meyhane masalarında
metalik söyleşilere karışan duyguların yalnızlığı
mekanik şiirlerle
kim neyi arıyor cin le yarıştı
kimin karanlıkta kalan bu gözler
soran kim şahmeran öyküsünü
kapının açtığı bu sokak nereye gider
yağmalardan dönen yorgun karnaval giysileriyle
sevgiyi isimsiz kıl, suçla kucaklaş
belki de hepimizin suyu suçta temizdir
başlamadan bitmemiş şiir
ya da yeşil tulumba sokak

o rum kızı da bir köpüktü; çok sonra ürperdim
kendi günahımı örselerken, şimdi
adım mezatlarda
geceden sekerek fırlayan damlalara gizlenmiş
gözleri bağlı şeylerde belki tarifim

bir tılsım geziniyor kıvrımlarımda
buhur; gözlerimin ferini demleyen şey
bir fanus, bir fanus verin çabuk bana
kaçıyor kekreyen bedenim avuçlarımdan
çabuk
yatırın gövdemi sevginin mayasına
kazıyın yıllardan sızdırdığım gölgemi
çabuk
eskiye dairlerimi alın
yeni bir uykuda koşturun
şikayetsizim
şikayetimde
ne çok ömrü ıskaladım avuçlarımdan

sen ben ve köpük
  bir de o rum kızı ve gün / ah
gözlerimde demlenen buhur
belki... hazır mıyım geceye
çırılçıplak ve isimsiz ve bensiz
    mutlaka senle
ömrüm satılık oldu kendime
    hemen şimdi 
ay batmadan az önce

günlüğüm. son sayfası kimde kaldı / unuttum
unuttum yazılmamış şiirleri tekrarım yok
sevgiler alkolik şimdi bundan
çocuklar yalnız yaşça büyüyor
dağlar mor döküyor / çiçekler beklemiyor baharı
gül ölüme ölümle gülümsüyor
suç ısmarladım diye kendime
tıraş oldum / temiz giyindim / mum erittim /
şişe kırdım su içtim
içkime zehir koyup şakaklarımdan kıl aldırdım
kirli seslere büründüm
yatkınım şimdi ölümün kocasıyla kaçmaya
bir deniz büyüsü seçip kendime örselenmiş masallardan
kuyumun ipini çözdüm ay batmadan az önce

alıştım arkamdan sekiz bakan kör göze
savurdum gemilerin külünü içilmemiş uzak sulara
kendime suçlar ısmarladım. yazılacak günlüğüm yok
attım kirpiklerimde uyuklayan telaşı
işte ben
bir nil masalı kaçağı yanılgısı
yitik zamanlardan gelen atlının terkisinde
bir ihmal / bir suç / bir günah belki
zamanın namlusuna sürülmüş kör bir kurşun gibi
dönüp kendi gerisinde günlüğümü aramıyorsam
bütün bunlar gözüm seğirdi diye / şahidim var
şahidim var güllerin yağız
atların sarı kişnediğine
epeydir
ölüler korkacak zaman bulamıyorlar
sürgün

bana bir ses ver
  üstümde asma bir çardağın altı
geçmişte kanayan bir yerde dolaşıyorum kendimi
oynaşan sessizlikle paylaşabilirsem günümü
hadım edilmiş bir tarihin belleğinde
     sürgünde
bana bir zaman ver büyücünün kırılgan kasesinden
bir tutamak ver bana derinlik korkusunda
     bu şehir bilinsin
alıp da ver bana bir hüzün
bu şehri terketmeden
hangi yarama basayım yağmalardan kalan kendimi
elimde dönüp duran mahmur karanfil
ötelerden getirdiğim yüzgörümlüğüm
ölümde ölmeden önceki saatlerde
bir deyiş arıyorum
  bir kerte, bir nefes onca talandan
yakılan gemiler, dağılan kervanlar
alaca şafakta geçilen istasyon konukluğunda
evden kolay çıkabilen kızlar arıyorum kanayan bileklerime
döndüğüm yer dönemediğim zamanı vurdu
o asma çardakta tüketebilirim loşluğu
hüviyetime bir damga daha vurulduğunda
ki; sürgünler bulmalıyım bir kuş gününde
rastgele çizilmiş meridyenlerde
kimsenin unuttuğu coğrafyalarda
konaklasam
  zamanı yanına alan gümüşte
evden kolayca çıkamayan kızların günlüğünde
gül, ayna, yelken ve barut ve sihir
tılsıma gizlediğim
  kendi çocukluğuma
belki de bugün ilk kez gülmem
    kimbilir
ağlarsam bir sürgün asmasından ayrılır
onca gözyaşı habercisi bulut ve basınç aşınır
duyulmaz sesler bulursam, görünmez renklerde
şarabın ve hüznün gücünü küçümsemem
belki de o balıkçıl ne zaman isterse ölemez
dokunsa da zamana kendi sessizliğinde
duyulmaz renklerden çıkardığı kendi resmimden

bir şey ver bana herhangi bir şey
üstümde siyah asma bir çardağın altında
siyah bir ben ver bana   

1.
geceden geliyorum
sıyrılıyorum şimanın kozmik dansından
yön duygumu arıyorum sınır tellerine takılmış
suçumu savuşturmada aceleciyim
direnen kıyılar uzaklaşırken
sözcükler türetiyorum
sözcükler dolaştırıyorum rastgele
seni kendime toplamak için

usulca bırakıyorum kucağına yüzümü
gördüğün ilk güvercin avlusunda konakla

suçumu kabul ediyorum 
bir haremi yağmaladım
şimanın kozmik ritminde azalıyorken
pervaneler arasında bir kuş gününde
siyah bir ben ver bana 
şans böceğinden aşırıp
gereksiz deme suçlarıma
kaç çöl sevdasından döndürdü ikimizi
onca kurşunsuz vurulmalarda
terkedilişlerdeki ağulu bakışmalardan
gerilere, gerilere doğru yürüyüp
yeni bir zaman haritası yapmalıyız
onca iniş-çıkışlardan toplayıp suretimizi 
gözden gezden arpacıktan sıyrılan bakışını 
dün gece afişlere bastılar
-dağlarda aşkı kışkırtmışsın 
bana da bulaştırmışsın-
2.
sahipsiz sorular dolaştırıyorum rastgele 
geçemiyorum zamanın çizgisinden
duygularımda çoğaltamıyorum seni
mil çekildi dudaklarıma
bu sabah mutlaka yürümeliyim, mutlaka
geceyıldızımın yeri değişsin diye; bir yerlerdeyim
figen i evine yolladım 
gözaltından aldım çekingenliğimi 
hazırım sanırım yolculuklara 
bir de kurtulsam eski fotoğraflardan

3 .
dün gece bakışlarını afişlerde astılar
dağları kışkırttığını biliyorlar
şehirler
ben
figen ve annesi
yakamdan eksilmeyen hüzün
önümde dönüp duran eski zaman şarkısından
içime sindirdiğim son yolculuğum
devin, cücenin ve gecenin elleri

elleri ne kadar ele verebilir insanı gecede 
soymadıkça kendi bedenini bir başkasıyla

I.
zamanı bükebilen imge ağıyor ellerimden
kara bir yel sonrası
boynuma dolanan çizgilerle kesişen
sokaklar esrik değişmeyen yüzlerde
karşılaştım kimselerle bilinmeze endeksli
kim geceden ödünç alabilir ki, sudan da
kendi sohbetimden sızdırdığım gizli yüzümü

durgunluğun rahminde debeleniyor söz
devi yarıp çıktığında içinden cüce
gizlice kutsadı gece hepimizi
şarap ekmek ve minber ve talmut
en derin nehrin tabanına sıvayıp suçumuzu
devin bileklerinde kalan el izi 
cücenin
buğulu bakışlarla tutundu ısırgan gölgelere
hangi barıştan söz edilebilirdi gücendirmeden bir suçu
bir flama koşumu yaklaşmışken eskimesi seslerin
yeniden tutundu dev, cüceyle gecenin ellerine
kıyılarından çözerek başıboş yangınları
kimseye görünmeden keşişle 
cebinde sakladığı labirent

bir yandan topladığı seferi nişanesini, keşiş
hangi çatlak duvarlarda sakladı umudunu sardığı giz
pervane dadılardı peşimizde dolaşan
   çıplak bedenlere aşina
yılan dilli bir hançerle karanlığa otursa
cüce bazen devleşir, içbükey aynalar sır döker
dev cüceleşir, keşiş büyür gölgesine yaslanıp hiçliğin

bu şehir bu sur 
takvimlerde ayetlerle eskimiş
kime ne anlatır bir kasaba gezgini
çalınan her çalgıysa, çingenenin zilinde anlamsız
gözlerde dolaşan fer, yarım uykulara ayarlı
bir nisan sabahının kapattığı akşamda
esrar yangınlarına dökülen şarapta cin sihiri
tam arada durmanın gizemi gagasında saklandı
tek kanatlı boyalı bir kuş, şimdi zamanın diğer adı

II.
ikinci tellal düdükleri çaldı ve sirenlere karıştı
esmer tenlere yazıldı fermanlar 
yağmurlara boyanmış
her elin parmakları kırılgan gecelere konuldu
uçların rengi değişti, gökyüzünün rengi de
ruhlarını sürükler yıldızlar birbirinin peşinde
boyandığında gökyüzü
tiyatro perdesinde
bir ses duyuldu 
yeniden bir ses
çiçekçi diye bağırdı dağlara 

III.
zamanı eğiren imge ağıyor ellerimden
kara bir yel sonrası
sokaklar esrik değişmeyen yüzlerde
kim geceden ödünç alabilir ki
kendi sohbetimden sızdırdığım yüzümü

ellerim hala muhtaç 
gözlerinden yansıyan gri bir düşünceyi
ayın görünmeyen yüzünden geri aldığım
koynumda çoğalan uğultulu yalnızlık
büyüttü o hiç tanımadığı keşiş yeniden
bir toplar damarı besleyen havarilerin 
gizli ayinlerinde

şimdi hangi kılavuz yıldızının ipindesin
zamanın yolculuklarından dönmemiş umutlarla
tutunsam kendi güncelliğime
yabanıl iki nar çiçeği iki gözüm, soluklan
tenha bir kasaba terminalinden
dönsem kendimin arkadaşlığına
yüzüm yüzümde kararsa, çözülsem koyu bir muhabbette
gençliğimden çalsam kendi fotoğrafımı
bulamasam da
  anlamı ve yalanı
    kendi farkından bileni

bir kez daha dolaşıyorum
    belki de bir kez daha
yalnızlığıma sarmaşık gecelerimi

IV.   
sığar mı bir cücenin elleri bir devin avuçlarına
ölü erkek kuşlar bahçesi kapısındayım

içimden ne geçiyorsa öyle geçiyor işte
gökyüzüne teğellenmiş sanki avuçiçlerim
tanımsız ve renksizdir söz
şafaklar kusturuyor böğrümü iyice
sağır artık ensem geceye, beynim de
sesim artık kargaşa yaratmıyor çığlıklarda eridi
çığlıklarsa sesime yabancı esriyen gözlerle
askeri fotoğraflara da tahammülüm kalmamıştır
asker fotoğrafları artık ciddi acı veriyor bana
geceyle gündüzü kanımda bulandırıyor
sütrelerimde duyulmaz olalı kırık ıslığım
hanidir utangaç ölü kuşlar sürüsüyle zaman
içimden ne geçiyorsa öyle geçiyor
aralarımızda yürünmüyor / içimiz yollardan tenha
önce meydanlara bakmalı çünkü
çünkü çoğunluk bekler
yalnızlık kime aitse şimdi tam zamanıdır gelsin
gelsin kara balıklar arasında arınsın
sesimin altını çiziyor sesim / kalın çiziyor
göçmen ölü erkek kuşlarla,
içimden ne geçiyorsa öyle geçiyor işte
gezgin arsız yıldızlardan koparırken gereksiz salıları
haytaydım ben, tam avuçlarımdan
kaybolan son mektubum galatça mıydı unuttum
unuttum galatça merhabanın sonsuzluk olduğunu
gitmekse / hülasa nereye olduğunu / nereyeyse
zaman zamanla ne kadar önemliyse
kalabalıklar için bir piyano resitali de o kadar
baharla o kadar bitişti ki kış; doğumlar uzayacak
kara kan oturacak döl yataklarında
artık ölüm de kâr değil / hatta hayli yabanıl
şiirse yetmiyor, çünkü suçluyu ayırmıyor
öyleyse
koş getir bana biraz su biraz çakıl
sokakları topla bir bir düşüyor sıvasız evler
düşerken gölgeler gölgelerin üstüne
söyle burası gece mi / ben gerçekten gece miyim
içimden geçiyor ne geçiyorsa
işte avuçiçlerim, ölü kuşlar bahçesi kapısındayım
o kadar
o kadar artık cinayet ve cinnet o kadar
filistin ölümün çocuk yüzü
o kadar balkanlar ve kürdistan ölümün günlük yüzü
o kadar bile değil artık somali ölümün yüzsüzlüğü
her şey olmadığı kadar / o kadarsa
aynalarda kaybolsun ellerim / kaybolsun iyice
yüzümü bile kapatmıyor, yazık
o çirkin uykuyu nasıl yaramdan sökecek
içimden öyle geçiyor ne geçiyorsa
ölüm, diyorum
ölümü çağırmalıyım ciddi bir ölümü
içimden geçsinler
çelik etki ve kusturup öldüren terletirken
ölülerim, ölümlerimin kurşun askerleri
dikine gömülmeden hiyerarşi
uropol dişlerim duygusuz ısırıyor dudaklarını
kolay akıyor kanım
oysa ölümler mekanik ve sis / yaslarsa metalik fısıldaşma
hepimizin beynini bitiştirirken resmiyet
görüntü anlamı sildi kanatuçlarımızdan
içimiz yollardan tenha
ve herkes oturduğu yerin yabancısıyla
herkes en çok kendisinin kölesi
ve kaçışı kendisiyle avuçiçlerinden
yılışık otel odalarından hüzünlü bitkin aynalara
hüznün havalandığı yerdeyse ihanet lekesiyle
şakaklarımı kırıyorum / kırmalıyım da
ki; öyle geçiyor içimden plastik kuşlar ve ölü balıklar
eski notlarım ve gece derslerim
kör zamanların tanrısı kırbaçlanırken içimde
su diplerini sıvazlayan uğultusuyla rüzgarın
ölümü anlamlı bile kılmıyor / geceyi öldüren dolunay
ve/veya

ürkünç düşler göründü
   camda yansıdı gövdem
sallanan beyaz flamaları görmedim
   bekledim sağrımdaki sancıyı
iki defa geçtim zamandan aynı anda. gündüzün gözüyle
çözülürken bedenim, dönüşsüz uçurtmalar kovalayan   
     çocuklar
maviye boyandı, yandı.
 yaşıtlar büyüdük birlikte ve ayrıştık ve tutuştuk.
her ibadet aktinde dıştan aldığımız korkuların dışa vurumu,
eskitti bileklerimize vurulan tarihi.
 mevsimsiz hapsolduk anılara.
kesildik.
 hangi şarkıya niyetlensek dönmez olur rakkase.
 paslandı davimizin fanusu ve de koynumuzda üşüdü sis.
acem(i) eller çarparken birbirini,
 kendi kendilerinin pezevenkleri kaşarlanır perşembe pazarlarında,
 bir öksenin içinde dönerken gizimizi saklayan fanus içinde fanus.
 belki de bir köprü aralardı hayata dair.
dönüp durması ondan olsa gerek kuşların galata da.
köprü yalnızca bir kuytu(da)
hangi ömrün uçkurunu çözerken enselendi
yangın çıkaran en yaşlı martının gözlerine.
haliçler benzemedi kimselerin yüzüne.
sır döktü istanbul ossaat.
veya
bana, son ben gördüm, benden sonra ölü bir balıktı
diyen erkek japon yalancı
ve ben ömrümde bir martıyla göz göze gelmedim
dokunmadım bir rum kızın göğüslerine
geçmedim rüzgarın terkisinde bir sınır
okşamadım yelesini pegasus un düşümde bile şüpheliyim
bir vasiyet yazmadım ama / biliyorum
iki orta boylu cüce sürükleyecek gölgemi geceye  gönüllü
gönülsüz gidişime ayarlı zaman boncuğum kalacak
yangınlara dökülsün diye / çıkacak tüm kargaşalarda
veya
bir genç kızın meme ucundan emzirip kendimi
koyveririm rengimi kendi dergahımda
uyuz bir at kişnemesi bozmadan düşümü
kurduğum her takvimde solurken celladım
alıp kendimi geri versin zamanın dilimlerini silip/ varsa
yaşayan şehzadelere sorulsun
kaç kral elleriyle bir kral öldürdü, tarihte
ve
hangi şehzade ordusu yürüdüğünde babasının üstüne
bağlayın sisi, çözün ökseyi
gece kekresin. dil bedenden ayrılsın
yolları dolaşmaya çıktığımda, aldırışsız
beklediğim cücelerin habercisi gelmeden
cebimdeki asker fotoğrafını yırtın 
veya
gözleri gören körbüyücü benden önce dokunsun rüzgara
çıkmaz sokak duvarlarına benzerken iki yüzüm
kaybettim tüm anılarımı diye
nar gülüne çevirdiğim ve sakladığım gömleğim
hangi esmer tende kuruttu ismini
veya
çiçeklerden kaçan toz tozla buluşsun
karnaval rengi, gökyüzünde düşler kurulsun
köz yanığı lekeli gözler ufkun ötesinde yarı uykulu
her daldaki suya gizlenen eczada solarken/yüzlerdeki gölgeler
biliyorum
bir adanın kıyıları mutlaka biter
duyulur yılanın ıslığı ne kadar derinde olsa da bahar
çoğalır gırtlağımda kilitlenen söz;
söz sahibini bulunca
veya
çevirebilirdik şehrin yüzünü ters; camlarda kırılmadan              mülkiyet
bırakabilsek avuçlarımızdan resmi yüzleri 
benzeşmeden
posta pullarında buluşan ellerimizde hüzün
ve
kalkıp gelmeliydim konukluğuna kalkıp gelmeliydik
yasaklarda büyütmeliydik bizi vareden ayrılığı / biz sustuk
ve şimdi
bildiğim tüm kapılara iz düşürüyorum
zehir-zıkkım artık bana tüm uçurumlar
ve
bileğim yüreğimdeki biley taşını biliyor
tarih ise süresiz bir düş mevsimi
ismen; baharla kış arasında bir yerde
I.
kitabe
dinlendik küçük kasaba parklarında tanımsız işaretlerle
kendi gölgemizi korkutup döndüğümüzde 
yeniden şehre
ellerimizde okunmaz kitabeler vardı

II.
kitabe
susma, nefti kuytuların eteğinde / şiirimizi kur
kaç ortanca suladın, kırmadan bir geleceği
hangi yüzyılın eşeğindeyim bul
    ve benimle konuş uzunca
ellerime doğan insan yüzlerinden yüzünü seç
sözü harmanla ve ateşe at
alev diplerinde sönen akşamda esrik bedenlere yapışan
ağzımda çalkaladığım bu söz kiminse
yazdığın son kitabe hangi şehrindi

III.
kitabe
iki uzun boylu cüce taşıdı gölgeni geceye
sen daha çok ben oldun
ıssız bir görüşme
ben bir gece kaçağıyım gündüzün gözünde uyuyan
geceden sakladığım bir damla düşle gülümsüyorum
benden isteme kırılgan aynalarımı, yanarsın
çünkü ben
bir asya masalı yanılgısıyım
çarpıldığı gecelerin yağmuruyla ıslanmış

uykularımda dolaşma, yanarsın
çünkü ben
o basit iğde kokusunu kaybettim düşümde
senin yüreğinden ürkütüldüğünde güvercinlerim
mevsimlerimden sürüldü şakacı aşklar

sen soyun şimdi kendine
soyun ve zamanı acımadan örsele
gecene gülsuyundan bir kapıyla aralan
uçurt adımı uykularından
gecene ölü balıklar üşüşür / ay günü batar
neden ellerimi bırakmaz gözlerin
kalbimin yumuşak bir kıvrımına damlayan suda solan
en ince tenimde biriken yasıma yaslanabilirsin
dönüyorum
etrafıma dönüyorum sorular sorulsun diye
birbirinden kopan el ile el olan yakınlığım sonrası
kaçamak yürünen coğrafyalardayım/ ve biliyorum
kim güneşe bakarsa kör olurum ben

şarkısıyla incelen sarışın bir ses tutuşturuyor gökyüzümü
çatlatıyor göz minemi koku/ akik ömrümü emer
kıyılarımı eksiltiyor zaman/
istasyonsuz paslı bir raya sürtünerek
neden yanımda değil ki adın şimdi
iç dünyamdan hızla çekilirken küçük karabalıklar
açılırken iç denizime sorular sorulsun diye ellerime
ellerimi ortaya koydum
ellerim mostralık

ellerimi kim çoğaltabilir ki anlamlı bir sorudan çok
sıvışan levendlerin ırzına geçmeden çağ
söz rahmimde yorumlandı
mızrap uçlarında dolaşan anlamına yabancı cüz
önce konuşan hakem yenilir
söz yalanlanır sahibini vurup da
yitik ülkelerden firari gılmanlar uçuşur
dönüşsüz bir ay akşamında kırıldığında gerdan
bir cariyenin gözbebeğinde soyunup
mısır da deri değiştirir yavuz
   hırsız nilde ters akar
çöl ayazı gecelerin yüreğine saplandığında diş
kum fırtınasıyla yitik gömütler peşinde
artık asma yok babil de, gül de, belki de çengi
babil şimdi okyanuslar ötesinde yitik bir imza
napalm yangını çocukların gövdesinde parlayan

bilinmez labirentlere iz düştüğümde
tarihten getirdiğim sözümden önce
hünkar seccadesine yüz sürmeden paşa
hangi cılız gölgede saklarım günahımın adını
bir yere buluşmanın erdemiyle
yaz akşamları, tutsak gülümsemeler
    yüreklerdeki buzda
bozulmuş güneş suyu siluetimi yıkayan
akşam olmadan. ay ve suç özlenmeden
suç rahmimde yorumlandı yakınlık uzak değil
uyandırıldı erkeklik bağdat ta bir tütsü alemiyle
hint dövmesi bedenimde bir keşfin hayatı vurması
güvercinler uçuşmadan aksayan yönlerimden
timur a yetişemedik gülümser, aksak dramıyla
dalga geçmeden, karada sıvışan levendleriyle çağına

durgun göle çakıl döker gece, karanlık dolunayı reddeder
uyandırır gözlerde yarı uyklu nehirleri
yıkar suyun rengini taşa ilişen damla
kum tepeler hareket halinde kum tanesi peşinde
bir asya efsanesi kazınır ayaza
   kılıcımın kabzasında gün batar
dil döker çengi, ortada sahipsizdir söz
durgun göle çakıl döker gece
   bileklerimde çaylar kurur
akşam olmadan. ay suçu çözer
sıvışan levendlerin ırzına geçmeden çağ
söz ve suç rahmimde. yoruma açık
kınar hanıma parasız yatılı şiir
bir orospuyla bir pezevenkten doğan g/ ece
unuttum diye zil satıyor şimdi
   beyoğlu nun en kuytusunda
harbice
bazen delikanlı edasıyla heykele çıkıp
kan revan içinde önü arkası
delice bir saçak kuşu gibi
ömründe görmediği sığırtmaçlarla
ter içinde düştüğünde yana
sokakta. kimsesiz yataklarda uykusuz
cihat burak boşuna bekliyor cumhur lokantasında
o bunu bilmiyorsa da
idris le şerif akına gittiler
yeni beylikler getirmek için taksim e
heykele
uğraşıyorum senin için parasız yatılı çocuk
uğraşıyorum
seni parasız yatıran kim
hangi nüfusta eskidi kafası da
kağıt bir kukuletayla güneşe çıkmaktan
limonatacıların konvoyuyla gömüldü
parasız yatısız yetim
aykırılığın oradan/mı kaldı
oğluna bulaştırdığın
milat
omuzunda alıcı kuşla dolaşan bir çingeneydi gençliğim
cır cır böceklerinin ötüşündeki kararlılığı görmezdi
gözlerim. bey gibiydi çıktığında gölgesinden
gezinirken çarşılarında her kentin
parlak boncuklar dağıtır gülücükler toplayıp
rastlamadan önce o rum kızına
kemeraltı nda
kızlarağası hanına kıvılcım düştü

görmedim gözbebeğimdeki küçük soytarının göz kırptığını
iki kez bakabilmiştim/ o da kaçamak
gözlerimi çaldırmadan az önce
koştum bir kafka öyküsüne girdim saklandım

şimdi çok üşüyorum
o küçük soytarıyla dolaşırken kentleri
tüm ölmüş tanrılar tanırlar beni
ismim onların yüreklerinde çünkü
çünkü bütün kitabelere kazınmış harfim

kaybolan çingenem rum kızı ve ben
ateş almış çarşılarında bırakıp soğuyan sevgim
çıplaklığına sarılmış beyaz bir kız olup
yabancı bir yabancıyla çekip gitti
giderken tutuşturduğu umudum
bir ağaca gölge bile olmuyor

kolunda alıcı kuşla gezinir bir çingeneydi gençliğim
her güne tarih milat düşerdi
ayaklarımın altı yeşil su kesiği
ben gecelerin saldırısına uğradım
buna dayanamam

içine bir türlü giremediğim gri kıştan
içimde açık kalmış dolap kapakları
cebimde ertelenmiş barış gecesi bileti
sokakta kaldım
dayanırım

ayağımın altı yeşil su kesiği
hemen biraz sonra
çok uzaklardan hepimize akıp gelen nil
sazende bir kralın kızarmış gözlerinden geçip
üstüme yürüyen belirsiz kum saati
buna da dayanırım
gözleri sarılık lokman
o çok uzaktaki nilde yıkanıp
bilinmez bir iksirle aşılanmış sıcak yel
tütün ve şarap yorgunu deli bir akıllı
söylendi. son sözünden önceki gün
içi boş gecelerde ellerim fazla oyalandı
boş bir çekmeceden ayrılan gövdemle
veda etti yüzümden tütsü
anavarza kalesinde. tepenin eteğinde
ayaklarımın altı su kesiği
koltuğumda bir dal iğde
avuçlarımda dolaştırdığım yüzümde
gözlerimin pususunda oturan iki simav kadısı
dayanamam kendime
ki kıyarım bileklerime
kovalarım iblisimi kovalarım
gri kışa küser
sırtımı döner dönen her şeye
konya çarşısını düz geçer
büyükçe bir ovanın kumunda. altta
ses. üstte o gri kış
üç yanım saklambaç
bize bir tüy kız uçurup
geçmeden tokalı kemer dağından
bilirkişileri uğurlamadan akşamın evlerine
mutlaka yanımıza almalıyız mutlaka
bir çift potin bağı bir çift haki çorap
belli ki kış uzayacak
buna dayanmalıyız

gözlerimden atalı simavlı kadıyı
ellerimden her şeyi düşürmediğimin sevinci
yaprakların görünür eyyambuhur sıcağında
güneş yerde dağıldı/ yerde nar taneleri
hayta ay geciksin bu gece çünkü
çünkü esmer bir halayın ucunda mendil
bir ucunda ben
her şey bildik her şey tanıdık
buna dayanamam işte
kimseyi uyandırmayacak uykum

-bataklık yalnız kendinden olmayanı geri verir-

1.
tuzaklar çözüldü artık ve anladık
kirpiklerimde demlenen damlacıklara aldırmadan
hızla geçiyorum avluyu önümde
ben dokunmadan açılan kapı
kapı kapanınca annemin ellerinde
annemi unuttum, coşkuyla
bir yerlerde yeniden
bir el üşür/ annem parkamı silkeler
parkamın yakasında emanet gençliğim
ayaklarımı yere vuruyorum nedense her kasaba girişinde
nedense boynum kanıyor geceleri yatınca
gecelerim dağ eteklerinde bitmeyen bir yolculuk
annemin uykusuz gecelerinden biliyorum
uslanmaz bir tuzakcıyken kendime, ısrarlıyken
ki her sabah haki yün çorap giyerdim

II.
yarın
yarın sokaklara erken çıkmalıyım
sol elim boynumu tutacak sıkıca
bütün sokakları toplayacağım
sonra yarın
kenti kucaklayıp getireceğim eve
gece boyunca ellerim kenti okşarken
bir de boynumu
serseri bir ölüme ıkınırken gözlerim
gözlerimi ayırmadan bileklerimden
kimseyi uyandırmayacak uykum, biliyorum
bataklık yalnız kendinden olmayanı geri verecek
bir kapı en uygun kaç kez çalınır
geceyse, uzuyorsa ayrılıklar
                 mansur balcı

---




Mansur Balcı yazısı toplam 3817 defa okundu
Mansur Balcı | şairler Yazarlar Sayfayı Yazdır    Mansur Balcı | şairler Yazarlar Arkadaşına Gönder

Bağlantılı Yazılar
Mansur Balcı | şairler Yazarlar
Mansur Balcı | şairler YazarlarMansur Balcı | şairler YazarlarMansur Balcı | şairler Yazarlar