|
|
|
Mansur Balcı
Kategori : şairler Yazarlar
Mansur BALCI
?
---
Kumdan Kule
suçlarıma karşılık kum şiirler
usulca bırakıyorum kucağına yüzümü gördüğün ilk güvercin avlusunda konakla acı çekiyor gökyüzü, yüzümüzde
gün yürüdü saçlarımı tarıyor cemre ben buradayım senin seyiren gözlerine su döküyorum senin de benim, aynaya girip çıktığım doğrudur kamaşan dizlerimi sırla oğduğum körelen kalbimi suyla çizdiğim dönerken gök; aşınırken yeryüzüyle parlar gökyüzü aynalar ve sır dökülür tenimden çamurdan yaralar ki; cebim elimi atıyor dışarı cebimde ölmezotu
ben geri geldim, buradayım o karlı yerde, kar sıcağında alnımda cam kırıkları ve tuz kamaşan gözlerimin körlüğüyle sulamak o bulunmaz ince otu ellerim üşüyorken. iyice ellerim üşüyorken acı çekiyor gökyüzü, yüzümüzde baharla ellerimde bekliyor bulduğum, zaman ve inat kendi gecemden bakan gözlerimle, yavrum kendi gecesinden bakan yıldızlar sevgisiz bakışan yüzlere gölge düşürüp göz göze gelemiyor sevgisiz sevişmeler baharla biliyorum GülBaharla gelecek gelirse çeker beni / yüzüm büyür suç silinir. su... durgun gölgelerde güneşle günebakan su ile kavak birbirini çeker parmaklarım uzayarak bedenim bedenimi terkeder renk renkten ayrılır burçsuz bir kaleden düşerken baş koku kokuyu bırakır, ses sesten kaçar etimde çürüyorken cemre cebimde pörsümüş ölmezotu
ben buradan ayrılırım, işaretsiz bir pusulanın ardında yeryüzü dönerken o sonsuz fanusun içinde bileklerim oyalanırken yaşlı bir akrebin kuyruğuna tarifsiz acılar çekerken gökyüzü, yüzümde ellerimde unutulmuşken gecelerin kokusu cebimde o pörsümüş ölmezotuyla devrilirken buhurdanlık, devrilirken gözlerim bekliyorum kim gelecekse o bakire güneşle
gün büyüdü ben hala buradayım bekaretimi verdiğim şiir le durgun gölgelerin içinde terkedilmiş mevzilerin önünde
açık bir kapıyı çaldım gidişe döner gece açık bir kapıyı çalarak ıssız bir şafakla palamarlar çözülür öksüz kalır denizler bir karanfili parçalanmış yüreğiyle döker yalnızlığa tayfa yıldız tutar içinde büyütür bir ayrılığı ve bütün gözleri yağmalar yalnızlığa dönük dudakları çatlak dudakları öpüşsüz elleri en çok kendine muhtaç
sessiz bir şafakla gece yine döner gemisiz bir gidişe içindeki yıldız kayar faili meçhul bir cinayet duyulur kurşunsuz bir dudak izi sigarasında ve kırmızı dostluklar bırakır yaşanmışlığında geceye girerken yorgun ve uykulu trenlerle istasyonu olmayan öksürüklü akşamlarda
oysa bırakılan dostluklar hala yumuşak bir rayın ışıltısında kayıyor teyakkuz
tanrılar geçiştirildi yangın yerinde fırdöndü bir bayram vedaya dönerken aşk bir başka gündönümünde ah! teneke taylar ince boyunlu incir ağaçlarına dadandığında evden ayrılırken şehrin yırtığından fırlattığım apoletlerim gören olmadı sırrıma vurgun bacaklı maymunlar aşka hazırlar henüz düşmeden gökyüzünden örselendiğim aşkın suyuna
teyakkuz kim dönerse yüzün yüzüme yanarsam eğer sarıldım. bitiyor ısmarlanan iki ters bir düz iki ters ayet
uykusuzluk anları uydurmasıydı koyu bir rengin altından sırıtır yüzüm korkularıma sindim gevşedi dalında aşk ve böğürtlen yağmacılarla görüldüğümde geceyi kaçırırken uykumdan keşke birazcık oynatabilsem kirpiklerimi birazcık içimden ne yaralar dökülür bugüne dair teyakkuz orada oturmalıyım iğde kokan ruhumun ince kuytusunda gözlerime uğrama sakın / ilişme ellerim zaten kendime avare içinden geçtiğim her kapının arkası bir ilmikte yorulmuş usandım. hangi sevginin uğrağına söz geçirsem basıp elimi kabuğu bayat yarasına ağlasam yine teyakkuz
kimseyi çağırmaz sarı sirenden sonra olur ne olursa kırmızı gülümserken karanlık ve sis-güm! sesi ve teyakkuz
yürüyüşçüler döndüler limanlara gülücük dağıtan yılkı atların karnında işaretlerle aldırmadan cebimde bekleyen işaret parmaklarına gün ışıyınca diye beklerim yine o basit iğde kokusuna dadanmak için / kimbilir son bir kurbağa sıçrayışı yaparım parmaklarımdan ağmadan gece düşlerim yüzünü
her okşayışta tevrat kalınlığı yeminler taşıyorum sen yeniden yüzüme dön / gözlerinle hırpala düşüncelerimi o dal çıtırtısı çoğalsın çünkü çünkü ben, ayın arka yüzünde çoğalttığım yalnızlığımı geceye atıyorum. aç itlerin önüne koydum serseri bakışlı korkularımı sen yüzüme dön çünkü ben, yeniden bir dağ ateşine yanaştığım doğrudur buralı olmayan bir isyanı kuşandığım da ve bir su masalına inandırdım kendimi bütün gözleri birleştiren köprüler kurabilirim diye öğrendim eskilere korkmayı tam efendi bir çocuk olacakken / bu iyice belliyken bütün ağrılarımı yaşadım, bitti karanlık gün dönümlerimde büyüttüm yeminimi iyice sığladım avuçlarımdaki çizgiyi sokakları eskittim boş bira kutularını tekmeleyip / kendimle barışık şehrin deliğinden başımı uzattım kurcalarken aklımı bakışlarınla
kendime bir dağ bir göl bir su masalı uydurdum çoktan kapamadan doğurgan kadınlar rahmini hayata artık öğrendim uzaklara ağlamıyorum kaç yüz eskittim unuttum tarihle girdiğim bahsi ağlayan kayanın gözünde dinlenirken incir yüzümü yüzüme sürttüm acıttım bileklerimi dönüşsüzüm sen yüzünü bana dön çünkü ben, düşürdüm gözucumdan gözyaşlarımı. ıslığım kayıp gece
kolay söz verenlere doğmamış çocuklar için
kıyılar dağıldı gece bıraktığında kendini kum tepeciklerden kopan tanedir şimdi ölüm orkinoslar telaşlı gece vardiyalarında haydi, kimler kucaklaşacaksa söyleyin onca kasımpatıların yaprakları yerdeyken
gece bıraktığında kendini geceye gidenler dönüyor sütlimandenizlerden ellerimi muhtaç ettim ellerime onca ölümsüzlük otunda umutlanıp belki de gizemim budur diye gecenin kendini bırakışındaki tılsımına sorular da çoğaltmazken yüzümü yanaştım uzak posta trenlerine şen şakrak gülüşürken gece berduşları garda, kaldırım pezevenkleriyle yüzüm yüzüme sürtündü ve aşındı artık duygularımı taşıyan derin sulara ellerimi ulaştıran ayaklanmalara esir edin gözlerimi bir bolivya kampında gece bırakmadan kendimi çözün gözlerime sürün portakal çiçeklerini getirin saklımdaki uçurtmaları
şimdi artık sulara inanıyorum ben suların çağlayan geleceğine bırakın beni toplayın kıyılardan suretlerimi devirmeden gece kendini dört anda dört yerde yırtılırken dünya tuzu kuru denizinde yelken basıyor dedem ve şimdi, hemen şimdi! diyen babam bana bıraktı bilinmezin dört sırrını parlak mavi bilyelere gizleyip
ben küçüktüm devrildim geceye denizatına tutundum ağdım yabanıl uçurumlara dikiş aralarıma gizleyip korkularımı karıştım bir şili konvoyuna karanlığın seyreldiği saatti uzattım üç kardeşimi akşamın ılıklığına süt içerler bilinmezin ucundan bırakıp annemi tarihin hareminde
şimdi topluyor rüzgar kıyılardan insan siluetlerini bu şehre gelişim unutulsun
kolay bir yanılgıydı bu şehre gelişim. unutulsun yangın yerlerinden kaçardım döndüm ve arkamı gördüm. en zayıf yerimmiş topuklarım kasıklarıma boşaltıyorken laciverdi karanlığını gece rahmimden atmalıyım kendimi çünkü çünkü boşluğa sorulan bir soruydu akşamdan ayrılışım
susadım çok susadım kendimi bekliyorum
şehrin divanı toplandı diye uğradım, kaldım, unutuldum loş yanlarımdan resmi kağıtlara sarıldım ve pullandım karanlık sandıklar açıldı, zarlar havada asılı bekler ölümün yüzü sindiğinde aytaşlarına terkedilişti belki her şeyi şaraba yatkın kılan şehrin göbeğinde büyüyen sivilcelerle sevgililer sevişmeyle dururlar / dayanmak için birbirlerine
yalnızlık. en yaralı yerimde eskiyen sargı bezi bir borcum kalmadı başkasına / bu şehir ödedi çarşılarından ve yamalıklı yüzlerden çekiliyorum gür bir şahmerdana bırakıyorum meydanlarını kenarlara. iyice kenarlara burada kalsın arabi resimler sarmaşık satıcıları, kuş tutucuları ve gerek görülünce gecenin kırılgan saatlerinde polis infazlarında gönüllü korokent / burada kalsın bayrak marşıyla uykuya yatan her park girişinde yüzleri silinmiş pezevenkleriyle kart fahişelerin kirpiklerine tutunan bar berduşları
kenarlara iyice kenarlara henüz ismi konmamış bir renge giden gelişsiz raylara sürtünüp bu şehri terketmek için yeni bir şehir yolculuğunda yüzümü bekliyorum suç temiz
gözlerimin her kapanışında bir devrin perdesi açılır sorular sorar hırpani bir keşiş uykusunda her çan çalışında zangocun kendimi kaçırırım bir asya bozkırından zaman tutar inkarın incilini ararım. severim kendimi açılan gözlerimi ay tutar, saçlarında ebruli bir karmaşa karşımda bulurum her defasında inleyen bir yay burcunu yağmalarla yükselirken renkler yeryüzünden ruhtan çalınmış ruhlarla kristal taneler kumla karışır, isi bırakmaz cam artık yangın yeridir bütün kıyılar bu kesin
bana her şeyi anlatma / suçu anlamak kalsın ortada çok şeyi anlamak belki de aniden kırılabilir gecelerin bir kısmı yeniden asya bozkırına iz peşine yürürüm dönmeyebilirim de bana aldırın gri bir korku bulunca aldırın. not düşün günlüklere sözü kanatan aç mızrap uçları göğe ağıyor bir kez daha sorun beni o na suçu seçtim / melankolimdir şimdi hangi kan lekesi karanlık saklar kuşkularımı benden uzaklaşan günlerime vurulan mühürde yapayalnız bir ay batsın gündüzün gözünde bütün bulvarlar kesilir bir meydanla ikinci bir emir yok çığırtkan kuşlar kapatır gökyüzünü / şimdi, sis altta
sahte gülücükler unutulsun meyhane masalarında metalik söyleşilere karışan duyguların yalnızlığı mekanik şiirlerle kim neyi arıyor cin le yarıştı kimin karanlıkta kalan bu gözler soran kim şahmeran öyküsünü kapının açtığı bu sokak nereye gider yağmalardan dönen yorgun karnaval giysileriyle sevgiyi isimsiz kıl, suçla kucaklaş belki de hepimizin suyu suçta temizdir başlamadan bitmemiş şiir ya da yeşil tulumba sokak
o rum kızı da bir köpüktü; çok sonra ürperdim kendi günahımı örselerken, şimdi adım mezatlarda geceden sekerek fırlayan damlalara gizlenmiş gözleri bağlı şeylerde belki tarifim
bir tılsım geziniyor kıvrımlarımda buhur; gözlerimin ferini demleyen şey bir fanus, bir fanus verin çabuk bana kaçıyor kekreyen bedenim avuçlarımdan çabuk yatırın gövdemi sevginin mayasına kazıyın yıllardan sızdırdığım gölgemi çabuk eskiye dairlerimi alın yeni bir uykuda koşturun şikayetsizim şikayetimde ne çok ömrü ıskaladım avuçlarımdan
sen ben ve köpük bir de o rum kızı ve gün / ah gözlerimde demlenen buhur belki... hazır mıyım geceye çırılçıplak ve isimsiz ve bensiz mutlaka senle ömrüm satılık oldu kendime hemen şimdi ay batmadan az önce
günlüğüm. son sayfası kimde kaldı / unuttum unuttum yazılmamış şiirleri tekrarım yok sevgiler alkolik şimdi bundan çocuklar yalnız yaşça büyüyor dağlar mor döküyor / çiçekler beklemiyor baharı gül ölüme ölümle gülümsüyor suç ısmarladım diye kendime tıraş oldum / temiz giyindim / mum erittim / şişe kırdım su içtim içkime zehir koyup şakaklarımdan kıl aldırdım kirli seslere büründüm yatkınım şimdi ölümün kocasıyla kaçmaya bir deniz büyüsü seçip kendime örselenmiş masallardan kuyumun ipini çözdüm ay batmadan az önce
alıştım arkamdan sekiz bakan kör göze savurdum gemilerin külünü içilmemiş uzak sulara kendime suçlar ısmarladım. yazılacak günlüğüm yok attım kirpiklerimde uyuklayan telaşı işte ben bir nil masalı kaçağı yanılgısı yitik zamanlardan gelen atlının terkisinde bir ihmal / bir suç / bir günah belki zamanın namlusuna sürülmüş kör bir kurşun gibi dönüp kendi gerisinde günlüğümü aramıyorsam bütün bunlar gözüm seğirdi diye / şahidim var şahidim var güllerin yağız atların sarı kişnediğine epeydir ölüler korkacak zaman bulamıyorlar sürgün
bana bir ses ver üstümde asma bir çardağın altı geçmişte kanayan bir yerde dolaşıyorum kendimi oynaşan sessizlikle paylaşabilirsem günümü hadım edilmiş bir tarihin belleğinde sürgünde bana bir zaman ver büyücünün kırılgan kasesinden bir tutamak ver bana derinlik korkusunda bu şehir bilinsin alıp da ver bana bir hüzün bu şehri terketmeden hangi yarama basayım yağmalardan kalan kendimi elimde dönüp duran mahmur karanfil ötelerden getirdiğim yüzgörümlüğüm ölümde ölmeden önceki saatlerde bir deyiş arıyorum bir kerte, bir nefes onca talandan yakılan gemiler, dağılan kervanlar alaca şafakta geçilen istasyon konukluğunda evden kolay çıkabilen kızlar arıyorum kanayan bileklerime döndüğüm yer dönemediğim zamanı vurdu o asma çardakta tüketebilirim loşluğu hüviyetime bir damga daha vurulduğunda ki; sürgünler bulmalıyım bir kuş gününde rastgele çizilmiş meridyenlerde kimsenin unuttuğu coğrafyalarda konaklasam zamanı yanına alan gümüşte evden kolayca çıkamayan kızların günlüğünde gül, ayna, yelken ve barut ve sihir tılsıma gizlediğim kendi çocukluğuma belki de bugün ilk kez gülmem kimbilir ağlarsam bir sürgün asmasından ayrılır onca gözyaşı habercisi bulut ve basınç aşınır duyulmaz sesler bulursam, görünmez renklerde şarabın ve hüznün gücünü küçümsemem belki de o balıkçıl ne zaman isterse ölemez dokunsa da zamana kendi sessizliğinde duyulmaz renklerden çıkardığı kendi resmimden
bir şey ver bana herhangi bir şey üstümde siyah asma bir çardağın altında siyah bir ben ver bana
1. geceden geliyorum sıyrılıyorum şimanın kozmik dansından yön duygumu arıyorum sınır tellerine takılmış suçumu savuşturmada aceleciyim direnen kıyılar uzaklaşırken sözcükler türetiyorum sözcükler dolaştırıyorum rastgele seni kendime toplamak için
usulca bırakıyorum kucağına yüzümü gördüğün ilk güvercin avlusunda konakla
suçumu kabul ediyorum bir haremi yağmaladım şimanın kozmik ritminde azalıyorken pervaneler arasında bir kuş gününde siyah bir ben ver bana şans böceğinden aşırıp gereksiz deme suçlarıma kaç çöl sevdasından döndürdü ikimizi onca kurşunsuz vurulmalarda terkedilişlerdeki ağulu bakışmalardan gerilere, gerilere doğru yürüyüp yeni bir zaman haritası yapmalıyız onca iniş-çıkışlardan toplayıp suretimizi gözden gezden arpacıktan sıyrılan bakışını dün gece afişlere bastılar -dağlarda aşkı kışkırtmışsın bana da bulaştırmışsın- 2. sahipsiz sorular dolaştırıyorum rastgele geçemiyorum zamanın çizgisinden duygularımda çoğaltamıyorum seni mil çekildi dudaklarıma bu sabah mutlaka yürümeliyim, mutlaka geceyıldızımın yeri değişsin diye; bir yerlerdeyim figen i evine yolladım gözaltından aldım çekingenliğimi hazırım sanırım yolculuklara bir de kurtulsam eski fotoğraflardan
3 . dün gece bakışlarını afişlerde astılar dağları kışkırttığını biliyorlar şehirler ben figen ve annesi yakamdan eksilmeyen hüzün önümde dönüp duran eski zaman şarkısından içime sindirdiğim son yolculuğum devin, cücenin ve gecenin elleri
elleri ne kadar ele verebilir insanı gecede soymadıkça kendi bedenini bir başkasıyla
I. zamanı bükebilen imge ağıyor ellerimden kara bir yel sonrası boynuma dolanan çizgilerle kesişen sokaklar esrik değişmeyen yüzlerde karşılaştım kimselerle bilinmeze endeksli kim geceden ödünç alabilir ki, sudan da kendi sohbetimden sızdırdığım gizli yüzümü
durgunluğun rahminde debeleniyor söz devi yarıp çıktığında içinden cüce gizlice kutsadı gece hepimizi şarap ekmek ve minber ve talmut en derin nehrin tabanına sıvayıp suçumuzu devin bileklerinde kalan el izi cücenin buğulu bakışlarla tutundu ısırgan gölgelere hangi barıştan söz edilebilirdi gücendirmeden bir suçu bir flama koşumu yaklaşmışken eskimesi seslerin yeniden tutundu dev, cüceyle gecenin ellerine kıyılarından çözerek başıboş yangınları kimseye görünmeden keşişle cebinde sakladığı labirent
bir yandan topladığı seferi nişanesini, keşiş hangi çatlak duvarlarda sakladı umudunu sardığı giz pervane dadılardı peşimizde dolaşan çıplak bedenlere aşina yılan dilli bir hançerle karanlığa otursa cüce bazen devleşir, içbükey aynalar sır döker dev cüceleşir, keşiş büyür gölgesine yaslanıp hiçliğin
bu şehir bu sur takvimlerde ayetlerle eskimiş kime ne anlatır bir kasaba gezgini çalınan her çalgıysa, çingenenin zilinde anlamsız gözlerde dolaşan fer, yarım uykulara ayarlı bir nisan sabahının kapattığı akşamda esrar yangınlarına dökülen şarapta cin sihiri tam arada durmanın gizemi gagasında saklandı tek kanatlı boyalı bir kuş, şimdi zamanın diğer adı
II. ikinci tellal düdükleri çaldı ve sirenlere karıştı esmer tenlere yazıldı fermanlar yağmurlara boyanmış her elin parmakları kırılgan gecelere konuldu uçların rengi değişti, gökyüzünün rengi de ruhlarını sürükler yıldızlar birbirinin peşinde boyandığında gökyüzü tiyatro perdesinde bir ses duyuldu yeniden bir ses çiçekçi diye bağırdı dağlara
III. zamanı eğiren imge ağıyor ellerimden kara bir yel sonrası sokaklar esrik değişmeyen yüzlerde kim geceden ödünç alabilir ki kendi sohbetimden sızdırdığım yüzümü
ellerim hala muhtaç gözlerinden yansıyan gri bir düşünceyi ayın görünmeyen yüzünden geri aldığım koynumda çoğalan uğultulu yalnızlık büyüttü o hiç tanımadığı keşiş yeniden bir toplar damarı besleyen havarilerin gizli ayinlerinde
şimdi hangi kılavuz yıldızının ipindesin zamanın yolculuklarından dönmemiş umutlarla tutunsam kendi güncelliğime yabanıl iki nar çiçeği iki gözüm, soluklan tenha bir kasaba terminalinden dönsem kendimin arkadaşlığına yüzüm yüzümde kararsa, çözülsem koyu bir muhabbette gençliğimden çalsam kendi fotoğrafımı bulamasam da anlamı ve yalanı kendi farkından bileni
bir kez daha dolaşıyorum belki de bir kez daha yalnızlığıma sarmaşık gecelerimi
IV. sığar mı bir cücenin elleri bir devin avuçlarına ölü erkek kuşlar bahçesi kapısındayım
içimden ne geçiyorsa öyle geçiyor işte gökyüzüne teğellenmiş sanki avuçiçlerim tanımsız ve renksizdir söz şafaklar kusturuyor böğrümü iyice sağır artık ensem geceye, beynim de sesim artık kargaşa yaratmıyor çığlıklarda eridi çığlıklarsa sesime yabancı esriyen gözlerle askeri fotoğraflara da tahammülüm kalmamıştır asker fotoğrafları artık ciddi acı veriyor bana geceyle gündüzü kanımda bulandırıyor sütrelerimde duyulmaz olalı kırık ıslığım hanidir utangaç ölü kuşlar sürüsüyle zaman içimden ne geçiyorsa öyle geçiyor aralarımızda yürünmüyor / içimiz yollardan tenha önce meydanlara bakmalı çünkü çünkü çoğunluk bekler yalnızlık kime aitse şimdi tam zamanıdır gelsin gelsin kara balıklar arasında arınsın sesimin altını çiziyor sesim / kalın çiziyor göçmen ölü erkek kuşlarla, içimden ne geçiyorsa öyle geçiyor işte gezgin arsız yıldızlardan koparırken gereksiz salıları haytaydım ben, tam avuçlarımdan kaybolan son mektubum galatça mıydı unuttum unuttum galatça merhabanın sonsuzluk olduğunu gitmekse / hülasa nereye olduğunu / nereyeyse zaman zamanla ne kadar önemliyse kalabalıklar için bir piyano resitali de o kadar baharla o kadar bitişti ki kış; doğumlar uzayacak kara kan oturacak döl yataklarında artık ölüm de kâr değil / hatta hayli yabanıl şiirse yetmiyor, çünkü suçluyu ayırmıyor öyleyse koş getir bana biraz su biraz çakıl sokakları topla bir bir düşüyor sıvasız evler düşerken gölgeler gölgelerin üstüne söyle burası gece mi / ben gerçekten gece miyim içimden geçiyor ne geçiyorsa işte avuçiçlerim, ölü kuşlar bahçesi kapısındayım o kadar o kadar artık cinayet ve cinnet o kadar filistin ölümün çocuk yüzü o kadar balkanlar ve kürdistan ölümün günlük yüzü o kadar bile değil artık somali ölümün yüzsüzlüğü her şey olmadığı kadar / o kadarsa aynalarda kaybolsun ellerim / kaybolsun iyice yüzümü bile kapatmıyor, yazık o çirkin uykuyu nasıl yaramdan sökecek içimden öyle geçiyor ne geçiyorsa ölüm, diyorum ölümü çağırmalıyım ciddi bir ölümü içimden geçsinler çelik etki ve kusturup öldüren terletirken ölülerim, ölümlerimin kurşun askerleri dikine gömülmeden hiyerarşi uropol dişlerim duygusuz ısırıyor dudaklarını kolay akıyor kanım oysa ölümler mekanik ve sis / yaslarsa metalik fısıldaşma hepimizin beynini bitiştirirken resmiyet görüntü anlamı sildi kanatuçlarımızdan içimiz yollardan tenha ve herkes oturduğu yerin yabancısıyla herkes en çok kendisinin kölesi ve kaçışı kendisiyle avuçiçlerinden yılışık otel odalarından hüzünlü bitkin aynalara hüznün havalandığı yerdeyse ihanet lekesiyle şakaklarımı kırıyorum / kırmalıyım da ki; öyle geçiyor içimden plastik kuşlar ve ölü balıklar eski notlarım ve gece derslerim kör zamanların tanrısı kırbaçlanırken içimde su diplerini sıvazlayan uğultusuyla rüzgarın ölümü anlamlı bile kılmıyor / geceyi öldüren dolunay ve/veya
ürkünç düşler göründü camda yansıdı gövdem sallanan beyaz flamaları görmedim bekledim sağrımdaki sancıyı iki defa geçtim zamandan aynı anda. gündüzün gözüyle çözülürken bedenim, dönüşsüz uçurtmalar kovalayan çocuklar maviye boyandı, yandı. yaşıtlar büyüdük birlikte ve ayrıştık ve tutuştuk. her ibadet aktinde dıştan aldığımız korkuların dışa vurumu, eskitti bileklerimize vurulan tarihi. mevsimsiz hapsolduk anılara. kesildik. hangi şarkıya niyetlensek dönmez olur rakkase. paslandı davimizin fanusu ve de koynumuzda üşüdü sis. acem(i) eller çarparken birbirini, kendi kendilerinin pezevenkleri kaşarlanır perşembe pazarlarında, bir öksenin içinde dönerken gizimizi saklayan fanus içinde fanus. belki de bir köprü aralardı hayata dair. dönüp durması ondan olsa gerek kuşların galata da. köprü yalnızca bir kuytu(da) hangi ömrün uçkurunu çözerken enselendi yangın çıkaran en yaşlı martının gözlerine. haliçler benzemedi kimselerin yüzüne. sır döktü istanbul ossaat. veya bana, son ben gördüm, benden sonra ölü bir balıktı diyen erkek japon yalancı ve ben ömrümde bir martıyla göz göze gelmedim dokunmadım bir rum kızın göğüslerine geçmedim rüzgarın terkisinde bir sınır okşamadım yelesini pegasus un düşümde bile şüpheliyim bir vasiyet yazmadım ama / biliyorum iki orta boylu cüce sürükleyecek gölgemi geceye gönüllü gönülsüz gidişime ayarlı zaman boncuğum kalacak yangınlara dökülsün diye / çıkacak tüm kargaşalarda veya bir genç kızın meme ucundan emzirip kendimi koyveririm rengimi kendi dergahımda uyuz bir at kişnemesi bozmadan düşümü kurduğum her takvimde solurken celladım alıp kendimi geri versin zamanın dilimlerini silip/ varsa yaşayan şehzadelere sorulsun kaç kral elleriyle bir kral öldürdü, tarihte ve hangi şehzade ordusu yürüdüğünde babasının üstüne bağlayın sisi, çözün ökseyi gece kekresin. dil bedenden ayrılsın yolları dolaşmaya çıktığımda, aldırışsız beklediğim cücelerin habercisi gelmeden cebimdeki asker fotoğrafını yırtın veya gözleri gören körbüyücü benden önce dokunsun rüzgara çıkmaz sokak duvarlarına benzerken iki yüzüm kaybettim tüm anılarımı diye nar gülüne çevirdiğim ve sakladığım gömleğim hangi esmer tende kuruttu ismini veya çiçeklerden kaçan toz tozla buluşsun karnaval rengi, gökyüzünde düşler kurulsun köz yanığı lekeli gözler ufkun ötesinde yarı uykulu her daldaki suya gizlenen eczada solarken/yüzlerdeki gölgeler biliyorum bir adanın kıyıları mutlaka biter duyulur yılanın ıslığı ne kadar derinde olsa da bahar çoğalır gırtlağımda kilitlenen söz; söz sahibini bulunca veya çevirebilirdik şehrin yüzünü ters; camlarda kırılmadan mülkiyet bırakabilsek avuçlarımızdan resmi yüzleri benzeşmeden posta pullarında buluşan ellerimizde hüzün ve kalkıp gelmeliydim konukluğuna kalkıp gelmeliydik yasaklarda büyütmeliydik bizi vareden ayrılığı / biz sustuk ve şimdi bildiğim tüm kapılara iz düşürüyorum zehir-zıkkım artık bana tüm uçurumlar ve bileğim yüreğimdeki biley taşını biliyor tarih ise süresiz bir düş mevsimi ismen; baharla kış arasında bir yerde I. kitabe dinlendik küçük kasaba parklarında tanımsız işaretlerle kendi gölgemizi korkutup döndüğümüzde yeniden şehre ellerimizde okunmaz kitabeler vardı
II. kitabe susma, nefti kuytuların eteğinde / şiirimizi kur kaç ortanca suladın, kırmadan bir geleceği hangi yüzyılın eşeğindeyim bul ve benimle konuş uzunca ellerime doğan insan yüzlerinden yüzünü seç sözü harmanla ve ateşe at alev diplerinde sönen akşamda esrik bedenlere yapışan ağzımda çalkaladığım bu söz kiminse yazdığın son kitabe hangi şehrindi
III. kitabe iki uzun boylu cüce taşıdı gölgeni geceye sen daha çok ben oldun ıssız bir görüşme ben bir gece kaçağıyım gündüzün gözünde uyuyan geceden sakladığım bir damla düşle gülümsüyorum benden isteme kırılgan aynalarımı, yanarsın çünkü ben bir asya masalı yanılgısıyım çarpıldığı gecelerin yağmuruyla ıslanmış
uykularımda dolaşma, yanarsın çünkü ben o basit iğde kokusunu kaybettim düşümde senin yüreğinden ürkütüldüğünde güvercinlerim mevsimlerimden sürüldü şakacı aşklar
sen soyun şimdi kendine soyun ve zamanı acımadan örsele gecene gülsuyundan bir kapıyla aralan uçurt adımı uykularından gecene ölü balıklar üşüşür / ay günü batar neden ellerimi bırakmaz gözlerin kalbimin yumuşak bir kıvrımına damlayan suda solan en ince tenimde biriken yasıma yaslanabilirsin dönüyorum etrafıma dönüyorum sorular sorulsun diye birbirinden kopan el ile el olan yakınlığım sonrası kaçamak yürünen coğrafyalardayım/ ve biliyorum kim güneşe bakarsa kör olurum ben
şarkısıyla incelen sarışın bir ses tutuşturuyor gökyüzümü çatlatıyor göz minemi koku/ akik ömrümü emer kıyılarımı eksiltiyor zaman/ istasyonsuz paslı bir raya sürtünerek neden yanımda değil ki adın şimdi iç dünyamdan hızla çekilirken küçük karabalıklar açılırken iç denizime sorular sorulsun diye ellerime ellerimi ortaya koydum ellerim mostralık
ellerimi kim çoğaltabilir ki anlamlı bir sorudan çok sıvışan levendlerin ırzına geçmeden çağ söz rahmimde yorumlandı mızrap uçlarında dolaşan anlamına yabancı cüz önce konuşan hakem yenilir söz yalanlanır sahibini vurup da yitik ülkelerden firari gılmanlar uçuşur dönüşsüz bir ay akşamında kırıldığında gerdan bir cariyenin gözbebeğinde soyunup mısır da deri değiştirir yavuz hırsız nilde ters akar çöl ayazı gecelerin yüreğine saplandığında diş kum fırtınasıyla yitik gömütler peşinde artık asma yok babil de, gül de, belki de çengi babil şimdi okyanuslar ötesinde yitik bir imza napalm yangını çocukların gövdesinde parlayan
bilinmez labirentlere iz düştüğümde tarihten getirdiğim sözümden önce hünkar seccadesine yüz sürmeden paşa hangi cılız gölgede saklarım günahımın adını bir yere buluşmanın erdemiyle yaz akşamları, tutsak gülümsemeler yüreklerdeki buzda bozulmuş güneş suyu siluetimi yıkayan akşam olmadan. ay ve suç özlenmeden suç rahmimde yorumlandı yakınlık uzak değil uyandırıldı erkeklik bağdat ta bir tütsü alemiyle hint dövmesi bedenimde bir keşfin hayatı vurması güvercinler uçuşmadan aksayan yönlerimden timur a yetişemedik gülümser, aksak dramıyla dalga geçmeden, karada sıvışan levendleriyle çağına
durgun göle çakıl döker gece, karanlık dolunayı reddeder uyandırır gözlerde yarı uyklu nehirleri yıkar suyun rengini taşa ilişen damla kum tepeler hareket halinde kum tanesi peşinde bir asya efsanesi kazınır ayaza kılıcımın kabzasında gün batar dil döker çengi, ortada sahipsizdir söz durgun göle çakıl döker gece bileklerimde çaylar kurur akşam olmadan. ay suçu çözer sıvışan levendlerin ırzına geçmeden çağ söz ve suç rahmimde. yoruma açık kınar hanıma parasız yatılı şiir bir orospuyla bir pezevenkten doğan g/ ece unuttum diye zil satıyor şimdi beyoğlu nun en kuytusunda harbice bazen delikanlı edasıyla heykele çıkıp kan revan içinde önü arkası delice bir saçak kuşu gibi ömründe görmediği sığırtmaçlarla ter içinde düştüğünde yana sokakta. kimsesiz yataklarda uykusuz cihat burak boşuna bekliyor cumhur lokantasında o bunu bilmiyorsa da idris le şerif akına gittiler yeni beylikler getirmek için taksim e heykele uğraşıyorum senin için parasız yatılı çocuk uğraşıyorum seni parasız yatıran kim hangi nüfusta eskidi kafası da kağıt bir kukuletayla güneşe çıkmaktan limonatacıların konvoyuyla gömüldü parasız yatısız yetim aykırılığın oradan/mı kaldı oğluna bulaştırdığın milat omuzunda alıcı kuşla dolaşan bir çingeneydi gençliğim cır cır böceklerinin ötüşündeki kararlılığı görmezdi gözlerim. bey gibiydi çıktığında gölgesinden gezinirken çarşılarında her kentin parlak boncuklar dağıtır gülücükler toplayıp rastlamadan önce o rum kızına kemeraltı nda kızlarağası hanına kıvılcım düştü
görmedim gözbebeğimdeki küçük soytarının göz kırptığını iki kez bakabilmiştim/ o da kaçamak gözlerimi çaldırmadan az önce koştum bir kafka öyküsüne girdim saklandım
şimdi çok üşüyorum o küçük soytarıyla dolaşırken kentleri tüm ölmüş tanrılar tanırlar beni ismim onların yüreklerinde çünkü çünkü bütün kitabelere kazınmış harfim
kaybolan çingenem rum kızı ve ben ateş almış çarşılarında bırakıp soğuyan sevgim çıplaklığına sarılmış beyaz bir kız olup yabancı bir yabancıyla çekip gitti giderken tutuşturduğu umudum bir ağaca gölge bile olmuyor
kolunda alıcı kuşla gezinir bir çingeneydi gençliğim her güne tarih milat düşerdi ayaklarımın altı yeşil su kesiği ben gecelerin saldırısına uğradım buna dayanamam
içine bir türlü giremediğim gri kıştan içimde açık kalmış dolap kapakları cebimde ertelenmiş barış gecesi bileti sokakta kaldım dayanırım
ayağımın altı yeşil su kesiği hemen biraz sonra çok uzaklardan hepimize akıp gelen nil sazende bir kralın kızarmış gözlerinden geçip üstüme yürüyen belirsiz kum saati buna da dayanırım gözleri sarılık lokman o çok uzaktaki nilde yıkanıp bilinmez bir iksirle aşılanmış sıcak yel tütün ve şarap yorgunu deli bir akıllı söylendi. son sözünden önceki gün içi boş gecelerde ellerim fazla oyalandı boş bir çekmeceden ayrılan gövdemle veda etti yüzümden tütsü anavarza kalesinde. tepenin eteğinde ayaklarımın altı su kesiği koltuğumda bir dal iğde avuçlarımda dolaştırdığım yüzümde gözlerimin pususunda oturan iki simav kadısı dayanamam kendime ki kıyarım bileklerime kovalarım iblisimi kovalarım gri kışa küser sırtımı döner dönen her şeye konya çarşısını düz geçer büyükçe bir ovanın kumunda. altta ses. üstte o gri kış üç yanım saklambaç bize bir tüy kız uçurup geçmeden tokalı kemer dağından bilirkişileri uğurlamadan akşamın evlerine mutlaka yanımıza almalıyız mutlaka bir çift potin bağı bir çift haki çorap belli ki kış uzayacak buna dayanmalıyız
gözlerimden atalı simavlı kadıyı ellerimden her şeyi düşürmediğimin sevinci yaprakların görünür eyyambuhur sıcağında güneş yerde dağıldı/ yerde nar taneleri hayta ay geciksin bu gece çünkü çünkü esmer bir halayın ucunda mendil bir ucunda ben her şey bildik her şey tanıdık buna dayanamam işte kimseyi uyandırmayacak uykum
-bataklık yalnız kendinden olmayanı geri verir-
1. tuzaklar çözüldü artık ve anladık kirpiklerimde demlenen damlacıklara aldırmadan hızla geçiyorum avluyu önümde ben dokunmadan açılan kapı kapı kapanınca annemin ellerinde annemi unuttum, coşkuyla bir yerlerde yeniden bir el üşür/ annem parkamı silkeler parkamın yakasında emanet gençliğim ayaklarımı yere vuruyorum nedense her kasaba girişinde nedense boynum kanıyor geceleri yatınca gecelerim dağ eteklerinde bitmeyen bir yolculuk annemin uykusuz gecelerinden biliyorum uslanmaz bir tuzakcıyken kendime, ısrarlıyken ki her sabah haki yün çorap giyerdim
II. yarın yarın sokaklara erken çıkmalıyım sol elim boynumu tutacak sıkıca bütün sokakları toplayacağım sonra yarın kenti kucaklayıp getireceğim eve gece boyunca ellerim kenti okşarken bir de boynumu serseri bir ölüme ıkınırken gözlerim gözlerimi ayırmadan bileklerimden kimseyi uyandırmayacak uykum, biliyorum bataklık yalnız kendinden olmayanı geri verecek bir kapı en uygun kaç kez çalınır geceyse, uzuyorsa ayrılıklar mansur balcı
---
Mansur Balcı yazısı toplam 726 defa okundu
Bağlantılı Yazılar
| |