Laiklik Hakkında Düşünceler | Atatürk

Laiklik Hakkında Düşünceler | AtatürkLaiklik Hakkında Düşünceler | AtatürkLaiklik Hakkında Düşünceler | Atatürk
Laiklik Hakkında Düşünceler | Atatürk Laiklik Hakkında Düşünceler | Atatürk
Laiklik Hakkında Düşünceler | AtatürkLaiklik Hakkında Düşünceler | AtatürkLaiklik Hakkında Düşünceler | Atatürk
Laiklik Hakkında Düşünceler | AtatürkLaiklik Hakkında Düşünceler | AtatürkLaiklik Hakkında Düşünceler | Atatürk
Laiklik Hakkında Düşünceler | Atatürk



Laiklik Hakkında Düşünceler | Atatürk
Laiklik Hakkında Düşünceler | AtatürkLaiklik Hakkında Düşünceler | AtatürkLaiklik Hakkında Düşünceler | Atatürk
Laiklik Hakkında Düşünceler | AtatürkLaiklik Hakkında Düşünceler | AtatürkLaiklik Hakkında Düşünceler | Atatürk
Laiklik Hakkında Düşünceler | Atatürk Laiklik Hakkında Düşünceler | Atatürk
Laiklik Hakkında Düşünceler | AtatürkLaiklik Hakkında Düşünceler | AtatürkLaiklik Hakkında Düşünceler | Atatürk
 
Laiklik Hakkında Düşünceler
Kategori : Atatürk

Prof.Dr.Ethem Ruhi FIGLALI
Atatürkçü Düşünce El Kitabı
 
Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları - Ankara - 1995
Bir İslam ülkesinde laikliğe geçişin gerektirdiği değişikliğin derecesi ve manası, Hıristiyanlığın, Budizmin veya Konfücyanizmin yaygın olduğu bir ülkede laiklik ilkesinin uygulanmasıyla kıyas edilemeyecek kadar farklıdır. Öte yandan , laiklik konusuna duygusal bir şekilde, siyasi ön-yargılarla bakılması da değişiklik yorumlara yol açmaktadır. Laikliği felsefi açıdan, siyasi açıdan, hukuki açıdan değişik şekillerde, tarif etmek kalbidir.
Genel anlamı: Din ile ilgili olmayan dünya ve devlet işlerini, dinsel güçlerden ayırıp bağımsız bir hale getirmektir.
Hukuki anlamı: Somut olarak devlet ile dinin birbirine karışmaması diye ifade edilebilir.
Siyasi anlamı: Siyasal iktidarın, dinsel kudret ve otoriteden arındırılarak bağımsız hale getirilmesidir.
Bu bilgilerin ışığı altında bir ilke olarak ifade etmek gerekirse laiklik; dini ve siyasal otoritenin birbirinden ayrılması, din işlerinin kişisel ve özel sayılarak ferdin vicdanına terk edilmesi ve devletin dinler karşısında tarafsız kalarak din hürriyetini sağlamasıdır. Yani devletin din karşısında alacağı tutumu tek kelime ile ifade etmek gerekirse YANSIZLIK tır.
Atatürk e göre: Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm Yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir. Din ve Mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse hiçbir kimseyi ne bir din, ne de bir mezhebi kabul etmeye zorlayabilir. Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz.
 
Prof.Dr.Turhan FEYZİOĞLU
Atatürk Yolu
Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları - Ankara - 1995
Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, ilerleme ve canlılığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış doğu kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz.
Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz.
Atatürk ayrıcı laiklik için: Laiklik, dostluk, kardeşlik, eşitlik, barış adalet, uygarlık, çağdaşlık, bilimsellik ve akılcılıktır. Aydınlanma, kaynaşma, anlayış ve hoşgörüyle birlikte yaşama ortamıdır. Devlet yönetiminde dinsel kuraların değil, hukuk kurallarının egemenliğidir. diye tanımını yapmıştır. Atatürk ün ulusumuza kazandırmak istediği laiklik ilkesine karşı çıkmak ve laikliği dinsizlik olarak kabul etmek, İslamiyetin temel kurallarından habersiz olmak demektir. Din ve dünya işlerini birbirine karıştırmadan günlük yaşantımızı sürdürdüğümüz zaman, laikliğin ilk basamağına çıkmış sayılırız. Genel olarak, dünya işlerini din kuralları ile yönetmemek, dini, kişinin özgürce inanmasına bırakmak diye tanımlanan laiklik kavramının bizde türlü yönlere çekilmesi, din anlayışındaki çelişkilerden ileri gelmektedir.  Atatürk ün Laiklik İnkılabı, Türkiye de üzerinde en çok konuşulup tartışılan, buna karşılık en az anlaşılmış bulunan ve en çok istismar edilmiş olan bir İnkılaptır. Bizdeki sağın çokbilmişlerine göre Laiklik Dinsizlik le, Milliyetsizlik le eş anlamda bir kavramdır. Bu gün Atatürkçülüğün bu en yaşamsal ilkesi karşısında hala din-devlet özdeşliği düşüncesinden bir türlü kafalarını arındıramayanların saçtıkları kötü tohumlar yeşermektedir. Oysa yıllar boyunca Anadolu Türklüğüne dayatılan Müslümanlık, bir tür Arap ulusçuluğudur, Arap ulusunun ürünüdür. Tarihin hiçbir döneminde dinsel bir devlet deneyimi geçirmemiş olan Türk ulusu, İslamlığın kendine özgü bir takım kurum ve kurallarını, örgütlenme biçimlerini de ister istemez almak, benimsemek durumunda kalmıştır. Bu da, çoğunlukla, toplumu, doğal süreci ve koşulları, kendine özgü kurum ve kurallarıyla yönetmek yeteneğinden yoksun başarısız yöneticilerin işine gelmiştir. Olağan yöntem ve düzenlemelerle toplumun ihtiyaçlarına karşılık veremeyen padişah ve çevresi, her şeyi, her durum ve tutumu dinsel bir yargıya bağlamak yolunu benimsemişlerdir. Yüzyıllarca süren ve toplumumuzu bunaltan, geri bıraktıran, din ve devlet işlerindeki bu tarihsel açmazı, tüm boyutlarıyla ilk gören devlet adamı ATATÜRK olmuştur. Onun şu saptaması, Atatürkçülüğün temel ilkeleri arasında ileride yaşamsal yerini alacak olan laiklik ilkesinin gerekçesi niteliğindedir: ... Bizi yanlış yola yönelten kötülükler, biliniz ki, çok kez din perdesine bürünmüşlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz, görürsünüz ki milleti mahveden, tutsak eden, harap ve perişan eden kötülükler din giysisi içindeki küfür ve lanetlenecek davranıştan doğmuştur. Kutsal ve tanrısal olan inanç ve vicdani kanaatlerimizin karışık ve dönek olan ve her türlü çıkar tutkusuna sahne olan politikacılardan ve politikanın bütün organlarından bir an evvel ve kesinlikle kurtarmak milletin saadetinin emrettiği bir zorunluluktur.
Atatürk, bu sözleriyle, artık tüm kurum ve kuruluşlarıyla çürümeye başlayan dinsel-geleneksel devleti ortadan kaldırıp onun yerine; Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, İnkılapçı ve Laik ilkelerle bağımlı bir devleti koyacağını açıkça belirtmektedir. Ancak, Türkiye Cumhuriyetinde bir Anayasa ilkesi, bir hukuk deyimi haline gelmiş olan laikliğin, bazı tartışılmaz unsurları vardır.

E.Tümgeneral Turhan OLCAYTU
Dinimiz Neyi Emrediyor
Atatürk Ne Yaptı?
İnkılabımız İlkelerimiz
Teknik Basım Sanayi Yayınları - ANKARA - 1984
1- Laik devlette, kişiler, din ve vicdan hürriyetine, ibadet hürriyetine sahiptirler. Laik devlet, fertlerin bu hürriyetlerini sağlar ve korur. Bir din veya mezhep mensuplarının başka din veya mezhep mensuplarına karşı baskı ve tahakkümünü önlemek, laik devletin görevidir. Hiç şüphesiz, dini inanç ve kanaat hürriyetine devletin karışması düşünülemez. İnanç insanın iç alemindedir. Devletin eli oraya uzanamaz. Buna karşılık, ibadetler, dini ayin ve törenler, kamu düzeni ve genel ahlak bakımından devletçe sınırlandırılabilir. Laik devlette, kimse ibadete, dini, ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Kimse dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz.
2- Laik devlette, devletin siyasi yapısını, hükümet ve idarenin işleyişini, toplumun yaşayışını düzenleyen kanun ve kuralları, dini prensipler değil, akıl, mantık, ihtiyaç ve hayatın gerçekleri tayin eder. Laiklik, bu yönü ile din ve devlet işlerinin ayrılması, dinin devlet idaresine karıştırılmamasıdır. Siyasi veya şahsi çıkar veya nüfuz sağlamak amacıyla yahut devletin sosyal, iktisadi, siyasi veya hukuki temel düzenini din kurallarına dayandırmak amacıyla dinin veya din duygularının yahut dince kutsal sayılan şeylerin istismarı ve kötüye kullanılması laikliğe aykırıdır.
3- Laik devlette eğitim kurumları ve eğitimin muhtevası, din kurallarına göre düzenlenemez. Hiç kimse, kendisinin (veya kanuni temsilcilerinin) isteği dışında, devletin resmi olarak benimsediği bir din veya mezhebi öğrenip o yolda eğitilmeye zorlanamaz. din eğitim ve öğrenimi, kişilerin kendi isteğine ve küçüklerin de kanuni temsilcilerinin isteğine bağlıdır.
4- Laiklik, bazı ülkelerde, din görevlileri, ibadethaneler ve din eğitimi için, devlet bütçesinden hiçbir ödeme yapılmaması şeklinde anlaşılmaktadır. Bu anlayış ve uygulamanın o ülkelerle ilgili tarihi nedenleri vardır.
Türkiye de ise, tam aksine, Diyanet işleri Başkanlığı nın genel idare içinde yer alması, din hizmetlerinin görülebilmesi açısından olduğu kadar, laik devletin korunması bakımından da zorunlu görülmüştür.(1961 Anayasası, m.154) Her türlü devlet denetiminden uzak şekilde cemaat teşkilatları kurulması, bu kuruluşların yapacağı işlerin kanunla düzenlenememesi ve din eğitiminin devletin gözetim alanının dışına çıkması, sakıncalı sayılmıştır. Bu da gösteriyor ki, her ülkedeki laiklik anlayışı ve uygulaması, o ülkenin şartlarına, tarihi gelişimine ve o ülkede yaygın olan din in özelliklerine göre değişebilmektedir.
Laiklik hakkında bu genel açıklamalardan sonra, dünyada ve özellikle Türkiye de laikliğin tarihi gelişmesine kısaca göz atmakta yarar vardır. Özellikle Türkiye de laikliğin tarihi seyri incelenmeden, bu ilkenin Atatürk ün düşüncesinde ve eserindeki yeri, Türk inkılabının oluşmasındaki etkisi anlaşılamaz.
Yaşlı bir papaz vazediyormuş. Ey İsanın evlâtları demiş bilin ki uzvi ve içtimai arzular içimizde birer köpek gibidir. Ben bu köpekleri birer birer öldürdüm. Son olarak şehvet köpeği kalmıştı, geçen yıl onu da öldürdüm. Arka sıralardan bir delikanlı ayağa kalkmış Mukaddes Peder, bu son köpek galiba eceli ile ölmüş demiş. Aslında papaz hayal görmektedir. Öbür dünyada rahat etmek için, daha iyi bir Hıristiyan olmak için, kendini Allah yoluna adamak için, bu dünyada uzvi ve içtimai arzulardan uzak kalmanın zaruri olduğunu iddia eden bir düşünce biçimi papazı yanlış yola itmiştir. Halbuki insanlar var oldukça bu arzular da var olacaktır. Bunlar insan varlığının temel unsurlarıdır.
Ancak, toplum içinde zümrelerin, zümreler içinde bireylerin bedensel ve toplumsal istekleri uzvi ve içtimai arzuları sürekli bir sürtüşme içindedir. Bu sürtüşmeyi önlemek, hiç olmazsa asgariye indirmek için başlıca iki kurum görevlidir: Din ve Devlet.

Prof.Dr.Turhan FEYZİOĞLU
Atatürk Yolu
Atatürk Araştırma Merkezi - Yayınları - ANKARA - 1995
Bu kurumlar arasındaki ilişkiler tarih boyunca bazı safhalardan geçmiştir. Bazen birbirleri ile kavga etmişler, bazen din devlete, bazen devlet dine hakim olmuştur. Bu safhaları kısaca görelim:
Dinin emrinde Devlet.
Dini yorumlara dayalı Devlet.
Dini emrine alan Devlet
Dine karşı Devlet.
Lâik Devlet.
Birincisi dinin emrinde devlettir. Bu görüşe göre, Devlet din için vardır. Devlet görevi dinin emirlerini yerine getirmektir. Dinin emrinde Devletin en açık örneğini ortaçağ Hıristiyan ülkelerinde görüyoruz. Bilindiği gibi, bu çağda Batıda din devlete bütünü ile hakimdir. Kilisenin emirlerini dinlemeyenler, Devlet başkanı da olsalar, imparator da olsalar, Kilise tarafından aforoz edilirler. Bu çok ağır bir cezadır. Tarih bu cezaya çarptırılan Devlet başkanlarının af dilemek için papanın kapısında kış ortasında yalın ayak ve baş açık olarak günlerce beklediğini yazar.
İslâm Dünyasında dinin emrinde Devlet için bir tek örnek vardır; Medine de kurulan ilk İslâm Cumhuriyeti. Hz. Peygamber aynı zamanda Devlet başkanı olduğundan, dinle Devlet iç içedir. Allah ın emirleri Hz. Peygamber tarafından doğrudan doğruya halka iletildiği için bu dönemde hiçbir problem çıkmamıştır.
Hz. Peygamber in vefatından sonra Onun çok yakın arkadaşları bir tür seçimle Devlet başkanlığına gelmişlerdir. Böylece ikinci dönem, yani dini yorumlara dayalı Devlet dönemi başlamıştır. Bunun aksini söyleyenlere şu soruları sormak gerekir: Hz. Peygamber'in çok yakın arkadaşları, İslâm tarihinin eşsiz liderleri olan dört halifeden üçü neden katledildi? Her ikisi de İslâm dinine çok büyük hizmetler etmiş olan Hz. Ali ve Hz. Ayşe neden savaştılar? Çünkü Allah'ın emirlerini doğrudan tebliğ eden Ali ile Hz. Ayşe arasındaki savaş, sen ben davasından değil, yorum farkından kaynaklanıyordu. Bugün de dünyada bazı İslâm Cumhuriyetleri var. Birbirlerinden çok farklı, çünkü yorumlar farklı.
Bundan sonra gelen Devlet biçimi, dini emrine alan devlet biçimidir. Bir kısım kimseler halkın dindar olduğunu dikkate alarak, dine hakim olmakla halka da hakim olunacağını düşünmüşlerdi. Bunun son örneğini Tunus ta görmek mümkündür. Tunus taki dini akımların bugünkü durumu ve etkileri incelenirse, bu yolun hataları açıkça görülür.
Din dışı devlet, dini yok sayan devlet biçimidir. Bunu bir örnekle belirtelim. Milletvekillerinden biri, dini bayramların arifesinde yarımşar gün daha tatil yapılması için kanun teklifi yapmıştı. Teklif TBMM de görüşülürken bir üye teklifin lâikliğe aykırı olduğunu sert bir dille iddia etti. İşte bu görüş din dışı devlet görüşüdür. Dini yok sayan görüştür. Halbuki devlet nasıl toplumun eğitim ihtiyaçlarını, sağlık ihtiyaçlarını görmezlikten gelemezse, dini ihtiyaçlarını da görmezlikten gelemez. Dini bayramlarda tatil yapılmasına karşı çıkan görüş, lâiklikle değil, din dışı devlet, dine karşı devlet görüşü ile ilgilidir. Aşağıda örnekler lâik devletlerden alınmıştır: Bilindiği gibi Katolikler Cuma günü et yemezler. ABD ve Fransa da Cuma günü resmi kuruluşlarda etli yemek verilmez.
İsveç te kralın Hıristiyan olması ve lüteriyen mezhebine mensup bulunması anayasa hükmüdür.
Birçok Avrupa ülkesinde din derslerinin ancak papazlar tarafından verilebileceği yasal teminat altına alınmıştır. Örnekleri daha da genişletmek mümkündür. Biz sadece bir fikir vermek istedik.
Şimdide dine karşı devlet biçimini görelim. Bu devlet biçiminin tipik örneklerini Rusya da ve Bulgaristan da görmek mümkündür Özbekistan da yayımlanan Pravda Vostoka Gazetesinin yazdığına göre, SSCB Komünist Partisi Genel Sekreteri Gorboçov, 1986 yılı kasım ayında Taşkent te bir konuşma yapmış, sözü dine getirerek aynen (Din olayına karşı katı ve tavizsiz bir mücadele verilmelidir. Her şeyden önemlisi, komünistlere, özellikle bizim ahlâk değerlerimizi ve ideallerimizi paylaştığı ileri sürerken gerici görüşleri destekleyen ve bizzat kendileri dini ayinlere katılan kıdemli yetkililere karşı katı tavır içinde olmalıyız.) demiştir. Gorbaçov un sözünü ettiği dini ayinler, Müslümanların okuttukları mevlitler ve hatim dualardır. Marksistler dünyanın her yerinde dine karşı amansız bir mücadeleyi sürdürmektedirler. Kazakistan Komünist Partisi Genel Sekreteri Kunayev dinsiz bir kişi olduğu halde, yurttaşlarının din duygularına müsamaha gösteriyor diye görevinden azledilmiştir. Şimdi de lâik devlet düzenini kısaca inceleyelim. Araştırmalar göstermiştir ki, dinin devlete hakim olduğu dönemlerde, zümreler arasındaki politik, ekonomik ve sosyal çekişmeler zaman zaman dini bir hüviyete sokularak politika sahnesine sürülmüştür. Aslında sadece belli kişileri ve zümreleri ilgilendiren bu çekişmeler dini bir mahiyet kazanınca dine bağlı kitleleri parçalamış bölmüştür. Politikanın elinde bir alet olarak kullanıldığı zaman din, ulviyetini ve kişiliğini yitirmiştir. Günlük politikada taraf tutarak bazı hırslı politikacıların emrine giren bazı din görevlileri, dünya nimetlerini imanlarına tercih etmişler, hatta bazıları zulme fetva vermekten çekinmemişlerdir. Dinin temel ilkelerinden olan ihlâs yerini ikiyüzlülüğe terk etmiştir. Dinin politik istismarların dışında tutulduğu dönemler de olmuştur. Bu dönemlerde din, fertlere ve toplumlara huzur sağlayan bir ortam için zemin hazırlamış, faziletlere kaynaklık etmiş, iyilik ve doğruluk duygularını beslemiştir.
Yurdumuzda dinin günlük politika çekişmelerinin dışında tutulması için sarf edilen gayretler, Cumhuriyetten sonra büyük bir hız kazanmıştır. Bu gayretler olumlu etkilerini kısa zamanda göstermiş, mezhep çekişmeleri ortadan kalkmış, mezhep farkları adeta unutulmuştur. Bu huzurlu ortamı sağlayan devlet biçimi, anayasamızın temelini teşkil eden lâik devlettir.
Lâik devlet nasıl bir devlettir? Yeryüzündeki lâik devletler arasında farklar var mıdır? Lâikliğin bugüne kadar çeşitli tarifleri yapılmıştır. Bizim görebildiklerimizin önemli bir bölümü tercümedir, Hıristiyan ülkelerden aktarılmıştır. Halbuki Hıristiyan bir ülkede, uygulanan lâikliğin Müslüman bir ülkede aynen uygulanması mümkün değildir. Bilindiği gibi Hıristiyanlık başlangıçta devlete hakimdi. Kilisenin emirlerine karşı çıkanlar, özel mahkemelerde yargılanır, cezalandırılırlardı. Kilise halkın yalnız davranışlarını değil, düşüncelerini de kontrol altında tutma çabasında idi. Düşünceleri Kilisenin öğretileri ile çelişenler, gerçekleri ortaya çıkarmak için araştırma yapanlar, ağır cezalara çarptırılıyorlardı. Meselâ dünyanın yuvarlık olduğunu veya döndüğünü ispatlamaya çalışanlar, şiddetle cezalandırılmıştı.
İnsanlığın bu dar ve gerçeklere ters düşen kalıplar içinde kalması düşünülmezdi. Kiliseye karşı mücadele gittikçe gelişmiş, sonunda lâik devlet düzeni kabul edilerek Kilisenin devlet üzerindeki yetkileri kaldırılmıştır. Böylece, Hıristiyan dünyasında dinle devlet birbirinden ayrılmıştır. Devletle Kilise arasında adeta bir mütareke yapılmış, herkes kendi mevzilerine çekilmiştir. Devlet yetkilerine kavuşurken, Kilise de çok geniş mali kaynaklarını, güçlü organizasyonunu ve eğitim kurumlarını muhafaza etmiştir. Açıkça görülür ki, Hıristiyan dünyasında lâiklik, dinle Devletin birbirinden ayrılmasıdır.
Acaba bu tarif İslâm ülkeleri için de geçerli midir? Hıristiyanlıkta bir ruhban sınıfı var, tıpkı bir ordu gibi hiyerarşik bir düzen içinde. Geniş mali kaynakları ve kurumları ile ülkelerin siyasi hudutlarını aşan yaygın bir organizasyona sahip. Devletle bu organizasyonun ayrılması gayet olay. İslamiyette bir ruhban sınıfı yok. Din nasıl organize olacak? Bazıları diyor ki, laik bir devlette Diyanet İşleri Başkanlığının yeri nedir? Müftü devlet memuru olabilir mi? Din işlerini cemaate bırakalım, ne yaparlarsa yapsınlar. Böyle yaparsanız dini politikanın kucağına atmış olursunuz. Her politik akım kendine göre bir örgütlenmeye gider. Böylece ülkemizde din politik akımların sayısınca bölünmüş olur. İşte burada Atatürk ün büyük sezgisi ve tarihi dehası bir kez daha ortaya çıkıyor. Atatürk diyor ki, mademki İslam dininde ruhban sınıfı yok, tarihte ruhban sınıfı olmayan bir dinin devletten ayrıldığı da vaki değil, öyle ise yapılacak iş dinin yönetim işlerini devletin üstlenmesidir. Atatürkçü laikliğin birinci prensibi budur. Atatürkçü laikliği daha iyi anlayabilmek için onun bazı söz ve davranışlarına bakalım. Önce 429 sayılı kanunu görelim:
Bu kanunda Atatürkçü laikliğin birinci prensibi olan, dinin yönetim işlerinin devlet tarafından üstlenilesi yanında ikinci prensibini de görüyoruz. Devlet dinin hükümlerine, inanç, ibadet ve benzeri işlerine karışmayacaktır. İşte laik Türkiye de Diyanet İşleri Başkanlığının yeri budur. Laik Türkiye de müftünün devlet memuru olmasının sebebi budur.
Türk Milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime bizzat hakikate nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum. Şuura aykırı, ilerlemeye mani hiçbir şey ihtiva etmiyor Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz Bu sözler açıkça gösteriyor ki, Atatürk asla dine karşı değildir. Atatürk ün neye karşı olduğu şu sözlerinde gayet açıktır: Bunca asırlarda olduğu gibi, bugün dahi kavimlerin bilgisizliğinden ve bağnazlığından istifade ederek bin bir türlü siyasi ve şahsi maksat ve menfaat temini için dini alet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların dahil ve hariçte mevcudiyeti bizi bu zeminde söz söylemekten alıkoyamıyor İnsanlık dünyasında din hakkındaki uzmanlık ve derin bilgi her türlü hurafelerden arınarak hakiki ilim ve tekniğin ışıklarıyla tertemiz ve mükemmel oluncaya kadar din oyunu aktörlerine her yerde tesadüf olunacaktır
Atatürk, geniş tarih kültüründen kaynaklanan bir isabetle, İslam ülkelerinin geri kalış sebeplerini de açıklar:
Bu yüzden İslam cemiyetlerine dahil bir takım güçlüler, İslam oldukları halde susmaya, sefalete maruz kaldılar. Mazilerinin batıl alışkanlık ve inançlarıyla İslamiyeti teşviş ettikleri ve bu suretle hakikati İslamiyetten uzaklaştıkları için, kendilerini düşmanların esiri yaptılar.
Atatürk geri kalmışlığımızda medrese skolastiğinin rolünü şöyle belirtir:
Şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerinin milletimizin tarihi gerilemesinde en önemli bir sebep olduğu kanaatindeyim.   İsmet İnönü de yapılan işlerin dinsizlikle hiçbir ilgisi olmadığını, aksine Müslümanlığın en temiz, en saf, en hakiki şeklinin bizde tecelli edeceği kanaatindedir:
Yaptığımız işi dine karşı görmek, yapılan işi görmemektir. Biz şu kanaatteyiz ki, yapılan işin dinsizlikle hiçbir münasebeti yoktur. Bu sistemde başarılı olalım, on sene sonra bütün dünya ve şimdi bize karşı olanlar, yahut tuttuğumuz yoldan din namına endişe edenler, göreceklerdir ki, Müslümanlığın asıl en temiz, en saf, en hakiki şekli bizde tecelli etmiştir. Şimdi laikliği bir de anayasamız bakımından inceleyelim. Anayasamızda şu hükümler var:
Herkes vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir
Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun, kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz, düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz, suçlanamaz.
Yukarıdaki hükümler hemen hemen bütün uygar ülkelerin anayasalarında vardır. Kanaatimizce Atatürkçü laikliği belirleyen esas hüküm şudur: Kimse devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz . Halkımız Atatürkçü laikliğe karşı olsaydı, bunu oyları ile belirtirdi. Türk Milleti, Atatürkçü laikliğe değil, laiklik perdesi altında propagandası yapılan din dışı devlet, dine karşı devlet görüşlerine karşıdır. Söz laiklikten açılınca, onunla yakından ilgili birkaç kavramdan da söz etmekte fayda vardır.(105)
Laik, olmak, ya da olmamak... Acaba sorun gerçekten bu mu? Laik olmak isteyenler, neden laik olmak istiyor? Peki, laik olmak istemeyenlerin sorunu ne, neden laik olarak istemiyorlar? Acaba bunlardan hangisi haklı. Ya da bu konuda haklı-haksız gibisinden bir ayrım yapılabilir mi? Böyle bir ayrım yapmaya hakkımız var mı? Laiklikle sekularizm (dünyaya ait, dünyevi) aynı şey mi ? Hoşgörü , niye laiklikle karıştırılıyor? Din ve vicdan özgürlüğü, laiklikle neden aynı şey olarak değerlendiriliyor? Birey laik olabilir mi? Yoksa sadece devlet mi laik olabilir? Günümüzde laik yapımız ne gibi tehdit ve tehlikelerle karşı karşıya, bu tehlikeleri fazla abartmanın getirebileceği ne gibi sonuçlar olabilir? Aslında her şey, insanoğluyla; insanoğlunun dünyamız üzerindeki yaşamıyla ilgili. Daha doğrusu, topluyaşam dediğimiz yaşama biçimiyle...
İnsanoğlu topluyaşama geçtiği andan başlayarak bir ayrım ortaya çıkar: Yöneten-yönetilen ayrımı Gerçekten topluyaşam, ancak kurallar çerçevesinde varolan bir yaşam biçimidir.

Mehmet ÖZGÜNEŞ
Neden ve Nasıl Laiklik

Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları  Sayı - 28 Ankara - 1994
Kuralların olmadığı yerde anarşi başlar. İşte yöneten-yönetilen ayrımı, aslında kuralları koyanların belirlendiği bir ayrımdır. Doğallıkla işin bu aşamasında ortaya bir dizi soru çıkar: Kim yönetecektir? Yani kuralları kim koyacaktır? Yönetenler, yada kuralları koyanlar; bu yönetme, ya da kural koyma yetkisini, kimden , nasıl, ne kadar zaman için alacaklardır? Kime devredeceklerdir, nasıl devredeceklerdir, niye devredeceklerdir?   Aslında dikkat edilirse, bu çok sayıdaki sorunun tümünün temeli, gelip yönetme yetkisinin kaynağı noktasında toplanmaktadır. Ve işte, bu yetkinin Kaynağı konusunda verilen yanıtlar üç ana grup içinde toparlanabilmektedir;
1.Bu yetkinin kaynağı kaba güç ve zorlama dır.
2.Bu yetkinin kaynağı Tanrı ve Tanrı buyruklarıdır.
3.Bu yetkinin kaynağı halkın iradesi, ya da bir başka deyişle yönetilenlerin rızasıdır.
Aslında yukardaki üç yetki kaynağı tarihsel süreç içinde birbirini izlemiştir, ama her üçü de günümüz açısından da geçerli bulunmaktadır.

İlkel toplumda yönetme, kuralları belirleme yetkisinin kaynağı, kaba güç ve zorlamadır. Şef en güçlü olan, irade ve isteklerini zorla kabul ettirebilecek olan kişidir. Kendinden daha güçlü biri, ya da birileri çıkana kadar bu yetkisini kullanır. Ancak dünyanın hiçbir yerinde kaba güç ve zorlama, insanları yönetme yetkisini sürekli bir biçimde elde tutmaya yetmez. İşin içine bir de ikna unsurunu, inandırma unsurunu katmak gerekir. Biraz zorlama ile de olsa, insanların bu duruma gönüllü katlanmalarının sağlanması gerekir. İşte işin bu aşamasında; din etkeninin, daha doğrusu, insanların bilinmeyen karşısındaki korkusunun kullanılmasını görüyoruz. Gerçekten ilkel toplumun şefi durumundaki en güçlü insanın, bir süre sonra büyücü niteliğine büründüğü görülüyor. Bir süre sonra kimi yerlerde, şef ve büyücü ayrı kişiler olarak karşımıza çıkmaktadır, ama bu iki güç arasında da tam bir uyum vardır.
Eski büyük imparatorluklara baktığımız zaman, siyasal gücü ellerinde bulunduranların, Tanrılarla bir biçimde bağlantı halinde olduklarını görüyoruz.  Ortaçağ, kilise nin mutlak bir egemenliği altına girmişti. Düzen, Tanrı düzeni idi. Kendisi de Tanrının bir kulu ve iyi bir Hıristiyan olan kral ,ya da imparator , ya da siyasal gücü elinde bulunduran kişi, yönetme yetkisini Tanrıdan alıyordu ve bu durum kilise tarafından onanıyor ve kutsanıyordu . Düzen, eşitsizlik üzerine kurulmuş bir düzen idi. Toplum iki grup insandan oluşmaktaydı: Tanrının seçkin kulları , yani yönetenler ve diğer insanlar, yani yönetilenler. Birinci gruba tüm soylular ve bir kısım ruhbanlar giriyordu. Üretenler de, ikinci sınıf sayılıyorlardı. Eşitsizlik üzerine kurulan bu düzen burjuvazi sahneye çıkana dek, yüzyıllarca sürdü. İnsanlar, Tanrının insanları farklı yarattığına yüzyıllarca inandılar. Haçlı Seferleri sırasında ilk birikimini gerçekleştiren burjuvazi, ticaretin gelişmesine koşut olarak, gitgide güçlendi.  Burjuvazi ekonomik alandaki bu gücünü, siyasal güçle, pekiştirmek isteyince, kedini eski düzenin katı kurallarıyla çepeçevre sarılmış buldu. Eski düzende roller dağıtılmıştı. Herkesin yeri ve işlevi beliydi. Ve bu düzenin Tanrısal bir düzen olduğu varsayıldığı için, değiştirilmesi de mümkün değildi. İşte burjuvazi bu koşular altında Tanrısal düzeninin temel felsefesine saldırdı. Neden Tanrı insanları farklı yaratsın dediler. İnsanlar arasıdaki farklar, sadece biçimsel farklardır. İnsanlar doğuştan Eşit ve Özgür dürler. Günümüzde, laikliğin başlangıç noktası işte burasıdır.
Bu döneme ve öncesine aydınlanma diyoruz. Aydınlama, hurafe ve kör inançların yerine bilimsel düşüncenin getirilmesiyle; karanlık düşüncelere ve kararmış beyinlere ışık tutulması anlamına gelir.
Bu çağın toplumsal anlayışı, insanlar arasında mutlak bir eşitliğin ve insan özgürlüğünün peşinde idi. Doğal Hukuk Doktrini ile desteklenen bu anlayışa göre insanlar, doğuştan birtakım vazgeçilmez hak ve özgürlüklere sahiptiler. Yaşama hakkı, kendini geliştirme hakkı, düşüncelerini ifade özgürlüğü, mülkiyet hakkı, gibi özgürlüklerin yanı sıra; seçme ve seçilme özgürlüğü olarak özetleyebileceğimiz siyasal haklar, bu vazgeçilemez hak ve özgürlükler arasında sayılmaktaydı. İlk kez ABD Bağımsızlık Bildirisinde, daha sonra Fransız Devrimi, İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisinde sergilendiğini gördüğümüz bu anlayış meşru bir yönetimin; ne Tanrıya ve ne de zorbalığa dayanamayacağını, meşru bir yönetimin ancak yönetilenlerin iradesine dayanabileceğini vurguluyordu. Bu anlayış, hem laikliğin, hem de en basit biçimiyle özgürlükçü demokrasinin başlangıcıdır. Ve bu nedenle; laik olan her düzen demokrasi olmasa bile, her demokrasi laik olmak zorundadır. Laik devlet düzeni olmadan demokrasi olmaz. İnsanlık tarihinin son iki yüzyılını kasıp kavuran tüm ihtilaller, tüm ayaklanmalar, tüm devrimler, işte bu amaca yönelik olarak gerçekleşmiştir: İnsanların özgür ve eşit olacakları ve yöneticilerini kendi özgür iradeleriyle belirleyecekleri bir düzen... Yani laik bir düzen, yani demokratik bir düzen. Günümüze ışık tutan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirisinde de neredeyse, sözcüğü sözcüğüne aynı ifade vardır: Meşru bir düzen, ne zorbalığa dayanır, ne dine. Meşru bir düzen, ancak halkın özgür iradesine dayanır.
Acaba böylesine ideal bir düzen, kaç ülkede gerçekleştirilmiştir? Acaba işin ekonomik boyutunu göz önüne almazsak, özgürlükten söz etmek mümkün müdür? Her türlü özgürlükler, ancak onu kullanabilme olanağı olan insanlar açısından bir anlam taşır. O özgürlüğü kullanma olanağından yoksun insanlar için, o özgürlüğün hiçbir anlamı olamayacağı gibi, o özgürlüğü kullanma olanağından yoksun insanın, özgür olduğunu ileri sürmek de pek mümkün değildir.

Laiklik kavramı eski Yunanca daki laikos kavramından gelir ve din adamı olmayan insanları nitelendirir. Eski Yunanda Ruhban sınıf üyesi (kleros) olmayan tüm insanlar, laikos idiler.
Kavramları Osmanlıca dile getirmek isteyen kimi düşünürlerimiz, laik sözcüğü yerine başka sözcükler koymaya çabalamışlardır. Örneğin Ziya Gökalp, laik sözcüğü yerine ladini (bir anlamda, din dışında kalan ) sözcüğünü kullanırken; Müşir Ahmet Paşa haruhbani (bir anlamda, ruhbanlar dışında kalan ) sözcüğünü kullanmış ve yerleştirmeye uğraşmışlardır. Ancak bu sözcükler tam yerine oturmamış ve özellikle Cumhuriyetimiz kurulduktan sonra, siyaseti din etkisinden kurtarma gayreti ve halk egemenliği ilkesi çerçevesinde laik ve laiklik sözcükleri, yaygın bir kullanım alanı bulmuştur.
Şimdi laiklikle çok karıştırılan sekularizm ve hoşgörü (tolerans) kavramları üzerinde duralım. Latincedeki seacularis dünyaya ait (dünyevi), maddeye ait (cismani) anlamlarına gelmektedir. A. Altındal ın Webster den özetlediği üzere sekularizm, dine ve kiliseye bağlı (bağımlı ) olmayan, ruhbanlara ait olmayan; toplumsal ahlak standartlarının dine ve dinlere göre değil, güncel yaşama göre düzenlenmesinden ve ayarlanmasından yana olmak vb. anlamına gelmektedir. Sekularizm bu biçimiyle, laikliğin bir dizi unsurunu içermekte ve laikliğe benzemektedir, ama laiklik değildir.  Laiklikle çok karıştırılan bir başka kavram, hoşgörüdür. Aslında hoşgörülü olmak laiklikten çok, sekuler olmaya yakın görünmektedir. Fakat ne laikliktir, ne de sekulerlik. Hoşgörü, bireysel ve toplumsal olarak; başkalarına, başkalarının inanç ve düşüncelerine tanınan özgürlüktür. Başkalarının düşüncesi, kendi gözünde çok aykırı ve ters olsa bile, tahammül edebilmek demektir. Kimi zaman laiklikle karıştırılan ve kimi zaman da laikliği bilinçli olarak sevimsiz ve itici göstermek için laiklikmiş gibi sunulan bir kavram da, dinsizlik, yani ateizm dir. Aslında ateizm ne laikliktir, ne de sekularizm. Zaten Arnavutluk taki kısa bir dönem hariç tutulursa, tarihte hiçbir ateist devleti görmek de mümkün olamamaktadır. Bunun örneği yoktur.
Bugün çözülmüş ve önemli ölçüde dağılmış olsalar bile, 20. Yüzyıla damgasını basmış olan sosyalist devletlerde din kurumuna karşı saldırılar olduğu ve özellikle din adamlarının ciddi baskılar altında yaşadıkları yadsınamaz. Ancak bu sosyalist devletlerden hemen hiçbiri, anayasalarına, devletlerinin dinsiz olduğunu yazmamışlardır. Hemen hiçbiri, baskı altında tutsalar bile, ibadethanelerin tümünü kapatmamıştır. Arnavutluk bunun tek ve çok ilginç bir istisnasıdır. Türkiye de Atatürk ve laik cumhuriyetimize yönelen en sistemli ve kapsamlı karşı çıkış dinsizlik suçlamaları çerçevesinde girişilen saldırılardır. Cumhuriyet yönetiminin ibadet özgürlüğünü ortadan kaldırdığı ve camilerin ahır yapıldığı yalanı da yaygın bir biçimde kullanılmıştır, kullanılmaktadır.  Ancak her şeye karşın, Cumhuriyet yönetimlerinin Müslümanları ezdiği ve ibadetlerinin engellenerek kendilerine zulüm yapıldığı motifleri sürekli işlenir. Bu tür iddiaların kimi psikolojik açıklamaları vardır. Çünkü bunu ile sürenlerin birçoğunun da bildiği gibi; ne laiklik dinsizliktir, ne de Türkiye Cumhuriyeti dinsizdir. Ayrıca yine herkesin bildiği gibi, Cumhuriyet dönemimizde; ne ibadet edenlere baskı yapılmıştır, ne de camiler ahır yapılmıştır, ya da amaçları dışında ve kuruluş amaçlarına yakışmayacak hizmetlerde kullanılmıştır. Dahası tam tersine, eski fotoğraflardan gördüğümüz üzere, Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde yıkılmaya yüz tutan, mezbelelikler arasında boğulan pek çok cami, pırıl pırıl hale getirilerek ibadete açılmıştır. Yine Türkiye de dini inançlarının gereğini yerine getirdiği için baskı gören insanlardan çok daha fazlası, oruç yemek gibi dini görevleri yerine getirmedikleri için, baskı altına alınmışlardır. Günümüzde bile, her ramazan ayında bunun sayısız örneklerini görürüz. Camları kırılan lokantalar, tehdit edilen insanlar gibi.

Bireylerin laik olup olamayacağı konusunu biraz açıklayalım. Çünkü kimi yazarlarımız, birey laik olmaz, laik olan, ya da laik olabilecek olan devlettir diyerek , bireysel laikliğe karşı çıkmaktadırlar. Haklıdırlar. Bireyler laik olmaz. Laik olan, laik olabilecek olan devlettir. Ama bir kişi pekala ben laik bir insanım diyebilir. Laik olduğunu söylemek, ben kimsenin inanç ve düşüncelerine karışmıyorum; kimse de benim inanç ve düşüncelerime karışmasın, devlet bunu sağlasın demektir. Devlet benim din ve vicdan özgürlüğümü güvence altına alsın demektir. Bu ifade bireysel olarak sekularist bir yaklaşımı ve hoşgörüyü de kapsadığı gibi, karşımıza laiklikte çok karıştırılan yeni bir kavram çıkmaktadır. Din ve vicdan özgürlüğü.
Din ve vicdan özgürlüğü; hoşgörünün, birtakım yaptırımlarla güvence altına alınmasıdır. Bunun sağlanması çoğu zaman yasalarla olur. Ancak kimi zamanlar da, belli toplumlarda yasal düzenlemeler ve yaptırımlar olmasa bile, toplumsal alışkanlıklarla bu güvence ortamı yaratılmış, din ve vicdan özgürlüğü sağlanmış olabilir. Bunun ilginç bir örneği Osmanlı İmparatorluğudur.
Ben laik im demek, asla ben dinsizim demek değildir. Benim dinim sizi ilgilendirmez. Ben de sizin dininiz ve inançlarınızla ilgilenmiyorum demektir bu. Ancak Ben laik değilim diyen bir insan, pekala Müslümanlık dışında bir dine de inanabilir ve laik devlet düzenine karşı çıkabilir.
Günümüz Türkiye sinde belli çevrelerin kullandığı biçimiyle Ben laik değilim demek, Ben kendi inancımı sana zorla, ya da seni ikna ederek kabul ettireceğim ve eğer kabul etmezsen, seni toplumun dışına süreceğim demektir. Tabii burada ne hoşgörü kalmaktadır, ne din ve vicdan özgürlüğü, ne de sekularizm.
Sekularizm, hoşgörü, din ve vicdan özgürlüğünden söz edebilmek için, Ben Müslümanım ve Müslüman şeriatına göre yaşayacağım, ama başkaları beni ilgilendirmez, onlar nasıl yaşarlarsa yaşasınlar diyebilmek gerekir. İslamiyette kulla Tanrı arasına girilmez, herkes hesabını kendi verir demek gerekir. Ama bunu söyleyene de pek rastlanmaz.  Bu arada gene bugünlerde çok yaygın bir biçimde dile getirilen Medine Sözleşmesi nden ve bu yaklaşımın ardındaki tehlikelerden söz edelim. Bir İslam şeriatı içinde yaşamayı uman ve bu uğurda çalışan kimi yazarlarımız, Hz. Muhammet in Medine de önerdiği bir yaşam biçiminden esinlenerek, İslam düzeni içinde herkesin kendi yaşamında özgür olacağını ileri sürmekte ve savunmaktadırlar. Bu yazarlarımızın ifade ettikleri düşünceye göre, bir İslam düzeninde herkes kendi inancına uygun yaşayacaktır. Yani bu toplumda Müslüman Müslüman gibi , Hıristiyan Hıristiyan gibi , Musevi, Musevi gibi , yaşayacaktır. Ayrıca eğer dinsizse-ateist dinsiz yaşamaya hakkı olacaktır. İlk bakışta insana çok özgür bir yaklaşım gibi geliyor bu. Bu yolun yolcularından Abdurrahman Dilipak Eğer diyor, bir Müslüman bir Hıristiyanın elindeki şarap şişesini kırarsa, hem parasını ödetmek ve hem de cezalandırmak gerekir. Anlaşılıyor ki; böylesi bir toplum içinde herkes istediği gibi yaşayabilecek. En ileri türünden demokrasi... Ancak soru şurada odaklanıyor: Acaba herkes istediği gibi yaşabilecek mi? Kendini Müslüman olarak tanımlayan bir insan nasıl yaşayacak? Bu sorunun yanıtı, Müslüman ın nasıl yaşaması gerektiğini kitaplar yazıyor diye yanıtlıyorlar. İslam şeriatının kaynaklarının belli olduğunu, Müslüman ım diyen insanın da buna uyması gerektiğini vurguluyorlar. Burada yoruma açık bir noktanın da bulunmadığını dile getiriyorlar. Acaba İslamiyet yoruma açık değil mi, acaba yoruma açık hiçbir noktası yok mu?
Günümüz dünyasında halkının çoğunluğu Müslüman olan 52 devlet var. Bunlardan beşi, İslam şeriatına göre yönetildikleri iddiasında. Libya, Suudi Arabistan, İran İslam Cumhuriyeti, Pakistan ve Afganistan. Bu beş devletin her biri ayrı bir telden çalıyor. Libya ya sorarsanız, Suudiler Vehabi. Libyalılar bir delinin peşine takılmış gidiyorlar. Kaddafi ruh hastası. İranlılara gelince, bunlar da Şii. Müslümanlıkla fazla bir ilgileri yok.
Bizdeki şeriatçılar, bunların hiçbirini model olarak kabul etmiyorlar. Hepsine birer kulp takıyorlar. Peki sizin modeliniz nasıl olacak? diye sorduğunuz zaman da, modellerinin Kuran da yazılı olduğunu ileri sürüyorlar. Sanki yukarda adını verdiğimiz İslam ülkeleri, başka bir kaynağa dayanıyorlarmış gibi.
Hiç kuşku yoktur ki, her laik devlet ve toplum, hoşgörülü olamayacağı gibi, hoşgörülü olan her devlet ve toplum da laik değildir. Aynı şey, sekuler devlet ve toplum için de söz konusudur. Bunun tarihte pek çok örneği bulunabileceği gibi, günümüzde de bir dizi örnek bulunabilir. Örneğin günümüz Almanya sı hiç kuşkusuz laik bir devlettir. Ama Alman toplumunun hoşgörülü olduğunu söylemek elbette mümkün değildir. Ne başka ırklara, ne başka dinlere tahammülleri vardır. Hatta kendi anlayışlarının dışındaki yaşam biçimlerine bile katlanamazlar. Buna karşılık bir din devleti olan Osmanlı İmparatorluğunda, yüzyıllar boyunca geniş bir hoşgörü egemen olmuştur. Hiç kuşkusuz Osmanlı İmparatorluğunda İslami esaslara göre belirlenen şer i kurallarının belirlenme ve yorumlanmasında amme menfaati (kamu çıkarı) ön palana alınırdı. Ama kedisi bizzat Hz.Muhammet in halefi anlamına gelen halife olan bir sultan ın yönettiği Osmanlı İmparatorluğunun laik, ya da sekuler olduğunu elbette söyleyemeyiz.
Aslında özellikle kuruluş döneminde Osmanlı İmparatorluğunun çok ileri bir hoşgörüye sahip olduğunu görüyoruz. Zaten Balkanlardaki hızlı yayılma ve genişlemesini de, bu hoşgörüye ve zaptettiği topraklarda yaşayan farklı uluslara tam bir din ve vicdan özgürlüğü tanımasına borçludur. Ve her şey bir yana, eğer Osmanlı İmparatorluğunda böylesi bir hoşgörü olmasa ve bu hoşgörü topluma da yansımasa; bu imparatorluk çokuluslu ve çok dinli yapısıyla altı yüzyıldan fazla yaşayamaz ve böylesine farklı unsurların yaşadığı, böylesine geniş toprakları denetimi altında tutamazdı.
Sekuler devletle laik devlet arasıdaki farklar nedir? Bu iki kavram böylesine yoğun bir biçimde karıştırıldığına göre, nasıl bir ayrım yapabiliriz?

Sekuler devlet, kendini din kurallarının dışında sayan devlettir. Din konusunda mutlak tarafsızdır ve buna karşı tümüyle ilgisizdir. Elbette sekuler devlette de yöneten yönetme yetkisini, laik devlette olduğu gibi halktan alır ve hiç kuşkusuz günümüzün gelişmiş batılı ülkelerini örnek olarak gösterebileceğimiz sekuler devletin geçmişinde de din - devlet mücadelesi yaşanmıştır. Ancak artık sekuler devlet bu mücadeleyi aşmış ve tamamlamıştır. Günümüzün gelişmiş ülkelerinde ve demokrasilerinde, devleti din temellerine göre yeniden düzenlemek iddiasında hiçbir grup, ya da parti olmadığı gibi, böyle bir potansiyel de yoktur. Ve bu nedenle örneğin ABD de, ya da bir başka ülkede devlet başkanı İncil in üstüne el basarak yemin eder. Hiç kimse bunda potansiyel bir tehlike görmez. Aynı biçimde mahkemelerde de İncil üzerine yemin edilir ve bundan hiç kimse rahatsızlık duymadığı gibi, Hıristiyan düzenini geri getirmek istiyorlar, diye kimse endişelenmez. Ancak bu ülkelerde bir Müslüman mahkemede ifade verecek olsa, İncil üzerine değil, Kuran üzerine el basarak yemin eder ve bunu da kimse yadırgamaz. Bir ateist de aynı rahatlıkla Tanrıtanımaz olduğunu beyan ederek yemin etmeyi reddedebilir. Ne kimse kızar buna, ne de gocunur. Bu tür ülkeler sorunlarını aşmış ülkelerdir. Hiçbir grubun devleti din esaslarına göre yönetme konusunda hiçbir gayreti yoktur. Batı demokrasilerinin çoğunda Hıristiyan partiler bulunur. Ve elbette bu partiler önemli ölçüde tutucu / muhafazakar partilerdir. Ancak bunlardan hiçbiri devleti Hıristiyan temellere göre yöneteceğini ileri sürmez.
Batı demokrasilerinde kilise, elbette önemli bir güçtür ve tahmin edildiğinden çok daha etkilidir. Fakat bu etki toplumsal yaşamın düzenlenmesi ve belirlemesi ile sınırlıdır. Egemenliğin kaynağı ve bu egemenliğin kullanımı ile ilgili tartışmalar çoktan sona ermiştir. Sekuler devletin din konusundaki bu mutlak tarafsızlığına ve ilgisizliğine karşılık; laik devlet din kurumu karşısında ilgisiz değildir. Sekuler devletin din diye bir sorunu yoktur. Çünkü halkın egemenliği yerine dinin ve Tanrının egemenliğini getirmeye çalışan ciddi bir tehdit altında değildir. Tehdit olasılığı olmayınca, önlem gereği de ortadan kalkmaktadır. Buna karşılık laik devlet, laik düzenini korumak için dini sürekli denetlemek zorundadır. Bu nedenle laik devlet kendi meşruiyet kaynağını , halk egemenliğine dayanma özelliğini korumak zorundadır. Gelişmiş batılı ülkeler için böyle bir sorun yoktur.

Laik devlet, yönetenlerin yönetme yetkisinin kaynağının Tanrı ve din olmadığı bir devlettir. Bu yetki kaynağına yönelik bir tehdit potansiyelini taşıyan her şeyi kontrol etmek zorundadır.
Laik devletin dini denetlemek istemesi ve yönlendirmesi, din kurumunu baskı altına almak amacına da yönelik değildir. Laik devletin buradaki amacı; dinin, devletin meşru egemenliğine yönelecek tehditlerini frenlemek ve farklı inançlardaki yurttaşlara yönelebilecek tehditlere engel olmaktır. Zira laik devlet tüm yurttaşlarının din ve vicdan özgürlüklerini güvence altına almakla yükümlüdür; onların inançlarının koruyucu ve savunucusudur. Laik devlet Müslümanın Müslümanlığını; Hıristiyanın Hıristiyanlığını; Musevinin Museviliğini ve dinsizin dinsizliğini güvence altına alacaktır. Başta bunlar olmak üzere her türlü inanca yönelik saldırıyı engelleyecektir. Sekuler demokrasinin bu türden sorunları yoktur. Dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde (eğer demokrasi varsa) rejim, dinden gelebilecek bir tehdidin endişesini yaşayamaz, hiç kimseye inançlarından ötürü baskı yapılması düşünülemez.  Laik devlet dinsel yapılanma ve örgütlenmeyi dinsel cemaatlere bırakmak istemez. Zira bu durumda bireysel din ve vicdan özgürlüğü tehlikeye girebilir. Toplumda yaygın bir hoşgörü olsa bile, bu olgu değişmez. Örneğin çok geniş bir hoşgörünün egemen olduğu Osmanlı İmparatorluğunda gayrı Müslimlere pek ilişilmiyordu ama; Müslüman sayılan biri ramazanda oruç yese, pekala falakanın altına gidiyordu. Mahalle imamının; elde fener, arkasında mahalleli, alem basması da, sadece Ahmet Rasim in kitaplarında yazılı bir hayal değildir. Laik devletin yurttaşlarına karşı din ve vicdan özgürlüklerini koruma sorumluluğu vardır. Aynen diğer özgürlüklerini koruma sorumluluğu olduğu gibi. Yani laik devlet, hem devlet yönetimine müdahaleleri engelleyecek, hem de yurttaşlarının kendi özgür iradeleriyle belirleyecekleri inançlarını ve özel yaşamlarını koruyacaktır. Ancak bu özel yaşam da, başkalarının özel yaşamlarını ve özgürlüklerini kısıtlamamalıdır. Zaten en genel tanımıyla özgürlük; başkalarının özgürlüğü ile sınırlı değil midir? Hiç kuşkusuz ki, bugünün gelişmiş özgürlükçü ülkeleri de laik bir dönem yaşamış ve bugünü geride bırakmışlardır. Ve Türkiye o düzeyi yakalayınca, yani tam anlamıyla çağdaş olunca, bugünkü, tartışmaların önemli bir bölümünü geride bırakacaktır. Ve o günkü düzen içinde belki Diyanet İşlerinin devlet tarafından düzenlenmesi ve örgütlenmesi de gerekmeyecektir. Ancak günümüz koşulları altında eğer bireysel ve toplumsal özgürlüklerimizi korumak istiyorsak, sekuler düzenlerde pek rastlanmayan ve rastlanması beklenmeyen uygulamalara katlanmak zorundayız.

Laiklikle ilgili olarak üzerinde durulmasında yarar gördüğümüz iki kavram daha vardır: Bunlar yobaz ve bağnaz kavramlarıdır. Toplumumuzun kimi çevrelerinde; Müslümanlığa fazla bağlı ve tüm İslamiyet kurallarını yerine getirmeye çalışan ve özellikle dini, kendi gibi düşünmeyen insanlara karşı hoşgörüsüz olan insanlara yobaz ve Bağnaz nitelendirmeleri yapılır. Bu düşünce hiç kuşkusuz doğrudur, fakat eksiktir.
Yobazlık ve bağnazlık, salt din açısından değil, her türlü düşünce açısından geçerli olan, geçerli olması gereken bir özelliktir. Her düşüncenin, her inancın, her ideolojinin yobazları ve bağnazları olabilir, vardır da. Yobazlık ve bağnazlık , inançları konusunda tartışmaya yer vermeyen, tek doğru şeyin kendi doğrusu olduğuna inanan, kendi gibi düşünmeyenlere en ağır biçimde saldıran, hoşgörüsüz ve sevgisiz insanları nitelemesi gereken kavramlardır. Bir Müslüman yobaz ve bağnaz olabileceği gibi; bir dinsiz, ya da ateist de yobaz ve bağnaz olabilir. Hatta Atatürkçülerin de yobaz ve bağnazı olabilir.
Türkiye de laikliğe en sert darbeleri vuranlar, en büyük zararı verenler arasında, yobaz ve bağnaz Atatürkçüleri de saymak gerekir. Zira bağnazlık ve yobazlıkta düşünce ve hoşgörüye yer bırakmayan körü körüne bir inanç söz konusu olduğu için, bu tür yaklaşımlar çoğu zaman itici olmaktadır. Gene aynı biçimde; kimi gerçekleri görmezden gelerek, kimi hususları abartarak ve alemi kör, herkesi sersem sanarak bazı şeyleri aşırı yüceltmeye çalışmak, çoğu zaman ters teper ve gerçekten varolan yücelikler de görülmez olur. Bu bağlam içinde ele almak istediğimiz bazı başka kavramlar da var. Bunlar ileri-gerici ve sağcı-solcu kavramlarıdır. Aslında ekonomik içerikli olan bu kavramlar, zaman içinde toplumsal içerik de kazanmışlardır. Ancak günümüzde ekonomik ve toplumsal boyutlarının karışması, ciddi yanlışlıklara yol açmaktadır. Aynı biçimde tutucu (muhafazakar) kavramı üzerinde de durmak gerekmektedir.
Bilindiği üzere sağcı ve solcu kavramları dünya siyaset literatürüne Fransız Devriminin armağan ettiği kavramlardır. Gerçekten devrim öncesi Fransa sında üç sınıf vardı: Soylular , ruhbanlar ve üçüncü sınıf adı verilen halk . Aslında ne soyular türdeş bir gruptu, ne ruhbanlar. Hele üçüncü sınıf adı verilen halk, tam bir Babil Kulesiydi . Köylülerden, serbest meslek sahiplerine, işçilerden, bankerlere kadar herkes bu halk sınıfı içinde yer alıyordu. Ama bu sınıfın sözcülüğünü burjuvazi üstlenmişti. Etat Generaux da (Genel Meclisler) Fransa halkı bu üç sınıfla ve sınıf temeline göre temsil edilirlerdi. İşte Etats Generaux toplantısında, burjuvalar başkanlık kürsüsüne göre solda; ruhban temsilcileriyle, soylular başkan kürsüsüne göre sağda yer aldıklarından; o dönemden başlamak üzere, düzeni değiştirmekten yana olanlar solcu; düzenin sürmesinden yana olanlar sağcı olarak adlandırılmıştır. Ele almak istediğimiz bir değer kavram, irticadır. İrtica kavramı siyasi, sosyal ve ekonomik görüşlere göre değişen bir kavramdır. Atatürkçü, teokratik Marksist görüşlerin çeşitli yönleri ile karşılaştırıldığı aşağıdaki tablonun incelenmesi, konuya açıklık getirebilir:

Atatürkçü Görüş : Teokratik Görüş : Marksist Görüş :
Millet Ümmet Sınıf
Laik Dini Yoruma Dayalı Dine Karşı
Halkçı Milliyetçi Ümmet Şuuru Sınıf Şuuru
İnkılapçı (Antidogmatik) Dogmatik Sürekli Devrim
Bilim Medrese Skolastiği Marksist Dogmatizm
Tabloda görüldüğü gibi, hakimiyetin kaynağı, Atatürkçülere göre, millet, teokratik görüş sahiplerine göre ilahi, Marksistlere göre işçi sınıfıdır. Buradan hareketle, Atatürkçüler milli hakimiyeti, Marksistler sınıf hakimiyetini reddedenleri mürteci sayarlar. Marksist düşünceye göre, dini inançlara bağlılık, camiye veya kiliseye gitmek, dini ayin ve törenlere katılmak irticadır. Atatürkçüler vicdan ve kanaat hürriyetine inanırlar, dini inançlara ve ibadetlere karışmazlar. Atatürkçüler bilimden, teokratik görüş sahipleri medrese skolastiğinden, marksistler, Marksist doğmalarından uzaklaşmayı irtica sayarlar. Atatürkçüler, halkçı milliyetçidir. Marksistlere göre milliyetçilik gericiliktir.
Atatürkçülüğün temelinde, milli hakimiyet, laik cumhuriyet, halkçı milliyetçilik, inkılapçılık ve bilim vardır. Bunlardan ayrılmak irticadır. Tabloda diğer görüş farkları da belirtilmiştir. Fakat son günlerde, ülkeyi çağdışı karanlığın uçurumuna atmak ve kadınlarımızı eski karalık günlerine döndürmek isteyen bu grup yeniden hortlamıştır. Bunlar masum gözüken isteklerle halkı kendine çekmeye, kendilerini mağdur olmuş bir kitle gibi göstermeye çalışmaktadır. Bunların sahte timsah gözyaşları dökmelerine kesinlikle aldanmayalım. Asıl amaçlarını ise henüz açıklıkla söyleyemeyen bu grup hakkında kısaca bilgi verelim.
Hangi dine mensup bulunurlarsa bulunsunlar, küresel toplumlar zaman zaman irticai (gericilik) olaylarla sarsılmışlardır. Bu olayların nedenlerini araştırdığımızda karşımıza daima tembellik, çıkarcılık, cehalet, kuyruk acısı, kin ve bunlara paralel köstekçilik çıkmaktadır. Çıkarını kısır döngü içindeki tembel yaşamında gören ve uyanışın bunu engelleyeceğine inanan, atalarının geçmişinde ileri gidişin şamar damgası bulunan ve kinle çekemezliğin dürtüsünde olan kişi ya da takımların başvurduğu bir yöntemdir İRTİCA.
Tarihimizi incelediğimizde, toplum düzeni bozuldukça alınan reformist tedbirlerin karşısına hep gerici akımlar çıkmış ve devlete baş kaldırışın asıl öğesini teşkil etmiştir.

Prof.Dr.Toktamış ATEŞ
Dünyada ve Tükiyede Laiklik

Çınar Güncel Yayınları - İSTANBUL - 1994
İmparatorluk devrinde meydana gelen Genç Osman olayı; Kadızadeler, Patrona Halil, Kabakçı Mustafa İsyanları; Alemdar Mustafa Paşa ve 31 Mart olayları hep, çağdaşlığa yönelik girişimlerin karşısına irticai nitelikte dikilen başkaldırılardır.
Ağıra mal olan ve şiddetle bastırılan bu başkaldırılar; Kurtuluş Savaşı öncesinde ve onu müteakip, yeni Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş aşamasıyla sonrasında da süregelmiştir. Örneğin; Yozgat ve Düzce de (Anzavur), Konya da (Delibaş), Şeyh Sait, Menemen de (Kubilay olayı) ve Dersim İsyanları; bu süregelişin ürünleridir. Zamanında ve şiddetle bastırılmalarına karşın; hala bu iğrenç girişimlerini; çağdaşlık yolunda atılan her adımın önüne dikilişleri düşündürücüdür.
Demek oluyor ki; yılanın başı ezilmiş, fakat kuyruk acısı her uygun ortamda varlığını hissettirmektedir. Nitekim, laik, demokratik, üniter, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti; üç çeyrek yüzyıllık zaman aşamasından sonra, yeniden gerici ve bölücü akımların tehditi altındadır. Bu durum, konu üzerine dikkatle eğilmemizi gerektirmektedir. Aksi halde; çağdaşlık yolunda ilerlemekte olan milletimiz irticanın sultasından kurtulamayacak ve toplumumuz huzura kavuşamayacaktır.
Türkiye yi ve halkı kandırmaya dayalı bir siyasi çatının yapısını teşkil eden malzeme; Kaddafinin, İranlı temsilcilerin, Suudi Arabistan daki hac bildirisinin ve orada sergilenen zikir şovunun, Almanya daki karases taraftarlarının, ülke içinde ve dışında faaliyet gösteren siyasete bulaşmış vakıfların, cihad çağrısı yapan ve silahlı militan eğiten merkezin ürünüdür. Ülkemizin ve nitelikleri Anayasal teminatlı olan Cumhuriyetimizin bekası, işte bu ürünün ticaretini yapanların saf dışı edilmeleriyle ancak sağlanabilecektir.
Türkiye de gericiliği besleyenler gerici Arap ülkelerinin petrol zenginleridir. Çünkü bunların egemenliği, ATATÜRK devrimlerinin kendi topraklarına bulaşması ile son bulacaktır. Onun için Türkiye deki devrimleri söndürmek isteyen akıl hastası kişileri beslemektedirler.
ATATÜRK, ilke ve inkılaplarının emanetçiliğini yapan çağdaş zinde güçler; bu güne değin olduğu gibi bundan sonra da başkaldırıları ezecek durum ve güçtedirler. Türkiye de gericilik, ancak orduca bastırılamayan bir ihtilal sonucu gelebilir. Burada ATATÜRK le ilgili bir olayı nakledelim:
Bir gericilik olayı sırasında ATATÜRK köşke döndüğü zaman yaverlik dairesine girer. Sonradan bir partinin büyükleri arasına giren bir kişi, ATATÜRK ÜN canını sıkkın görünce:
- Üzülmeyin Paşam, siz öyle sevilmişsiniz ki, hangi köylünün göğsü yarılsa üstünde MUSTAFA KEMAL yazılıdır, demesi üzerine ATATÜRK:
Bilirim onu.... Ama ben iki saat ötedeki hocanın o cahil köylünün göğsünü yarıp MUSTAFA KEMAL ismini silerek dilediği adı yazdıracağını da bilirim diyen Atatürk ün irtica hakkındaki görüşü şöyledir : Dünya gidişinin garip bir belirtisi var: Her yararlı ve yeni şeye karşı mutlaka bir kuvvet çıkar. Buna bizim dilimizde irtica derler. İşte bu irticanın ortadan kaldırılması için gerekli önlemlerin önceden alınmış olması gerekir. Bütün millet güvensin ve rahat olsun. Devrimi yapanlar bu gibi olumsuz kuvvetleri, çıktığı noktalarda yok edecek kudret, beceri ve önlemlere sahiptirler. Kesinlikle belirtirim ki, ulusun egemenliği sonsuza dek sürecektir.
Laiklikle birlikte ele almak istediğimiz konulardan biri de şeriattır. Atatürkçüler, şeriat ve şeriatçı deyimlerini teokratik düzen söz konusu olduğu zamanlar kullanırlar. Bu deyimler, dini bir terim olarak kullanıldığı zaman, dini inanç ve ibadetleri de kapsamak üzere din kurallarının bütününü ifade eder. İyi niyetli olmayan bazı kimseler, bu kavram kargaşasından faydalanarak, teokratik düzene karşı olanları dinsizlikle suçlarken, bazıları da dinine bağlı kişileri şeriatçı olarak damgalamaya çalışırlar. Atatürkçüler dine değil, dinin istismarına, devlet düzeninin din kurallarına dayandırılmasına karşıdırlar.

Falih Rıfkı ATAY
Babanız Atatürk Bayrak Atatürkçülük Nedir?
Atatürk Ne idi

BATEŞ.A.Ş Yayınları - ANKARA - 1990
Gerçek şudur ki, dindar bir kişinin laik cumhuriyete karşı olması için hiçbir sebep bulunmadığı gibi, teokratik düzene karşı olanların da dine karşı olmaları gerekmez. Kavram kargaşasının dışına çıkarak, konunun doğru terimlerle ele alınmasında fayda vardır. Değerli gençlerimizin din istismarcılarının tuzağına düşmesini önlemek ve yüce dinimizle ilgili, bilgi sahibi olabilmelerini sağlamak maksadıyla; Şeriat hakkında ayrıntılı açıklama yapmayı zorunlu görmekteyiz.

Öncelikle ŞERİAT NEDİR?
Tanrı - Kutsal - Aşkın yücelik ve benzeri kavramlar kişinin gönlünde ve vicdanında oluşup, yaşayan kavramlardır. Bunlar insanın iç dünyasını ilgilendirdiğinden tümüyle bireyseldir. Çünkü kişi gönlünde yarattığı bir takım deliller sonunda bunları somut olarak duymaya başlar ve bu duyuşla da mutlu olur.  Din inancın dışa vurulmasıdır. Başka bir şekilde söylersek, kutsalın toplumsallaşması yani bireysel inancın toplumsal bilince dönüşmesidir. İnanç bireysel olmaktan çıkıp toplumsallaşırken, yani dinleşirken, toplumlar ona kendi renklerini verip, beğendikleri giysileri giydirirler. İşte o yüzden aynı din ; farklı toplumlarda, farklı yerlerde, farklı mekanlarda ve hatta aynı toplum içinde farklı sınıflarda, neredeyse birbirinden çok farklı özellikler gösterir.  Çok ilginçtir, bu gerçeği Kur an görmüştür ama, ondan bin dört yüz seksen yıl sonra yaşayan şeriatçılar, bunu görememekte ve körlükte inat etmektedirler. Çünkü, Kur an-ı Kerim 41. Fusulet süresi, 44 ayetinde şunları söylemiştir : Biz Kur an-ı yabancı bir dille göndermiş olsaydık, onlar ( yani Araplar ) muhakkak derlerdi ki, onun ayetleri niçin açık beyan olmadı. (Bizim anlayacağımız bir dille gönderilmedi?) Bu ne? Dil yabancı Muhatap Arap.

Prof. Dr. Toktamış ATEŞ
Dünyada ve Türkiyede Laiklik

Kur an kendi dilinin Arapça olmasını böyle açıklıyor ve diyor ki : ilk muhatabım Türk olsa idi Türkçe, Alman olsaydı Almanca gelirdi. Başka bir şekilde söylersek: Ben muhatap olduğum toplumların dinini ve kültürel özelliklerini dikkate alırım.   Toplumlar dini yorumlarken kendi kültürlerinden, üretimde kullandıkları teknolojiden, yaşadıkları coğrafya ile iklim koşullarından vb. katkıda bulunurlar. Bu nedenle aynı din farklılıklar gösterir. Nitekim İslamın Arabistan koşullarına göre yorumu olan Şeriat ; yeşillikler gölgelikler, soğuk sular ve serinlikler ülkesi olan cenneti ön plana çıkartırken, Anadolu Müslümanlığı onunla alay etmiş ve Tanrıyı ön plana çıkarmıştır.
Bu gün Türk halkına zorla giydirilmek istenen şeriat gömleği ; 650 - 1000 yılları arasında olmuştur. Onun amacı, din bilginleri ile, Emevi - Abbasi saltanatının çıkarını pekiştirmektir. Bu nedenle, o siyasal amaçlı bir İslam dini yorumudur. Onu din diye insanlara sunmak ve Anadolu nun bin üç yüz elli yedi yıldır (Arapların Anadolu sınırlarına 640 yıllarında dayandığını varsayarsak bu rakamı bulduk.) Giymeyi şiddetle ret ettiği giysiyi bu kez, toplumumuza hile ve takiyye ile giydirmek en azından haksızlıktır.
Osmanlı İmparatorluğunda şeriat kuralları yanında, sultanların iradesinin ürünü olan ve adına örf hukuku denilen yasaların da uygulandığı bir gerçektir. Çünkü Kanuni Sultan Süleyman adını bilmek bile, Osmanlının şeriat hükümleri yanında, insanın ürettiği yasaları yani, örf hukukunun uyguladığını anlatır.




Laiklik Hakkında Düşünceler yazısı toplam 13865 defa okundu
Laiklik Hakkında Düşünceler | Atatürk Sayfayı Yazdır    Laiklik Hakkında Düşünceler | Atatürk Arkadaşına Gönder

Bağlantılı Yazılar
Laiklik Hakkında Düşünceler | Atatürk
Laiklik Hakkında Düşünceler | AtatürkLaiklik Hakkında Düşünceler | AtatürkLaiklik Hakkında Düşünceler | Atatürk