Laiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve Ahlak

Laiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve AhlakLaiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve AhlakLaiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve Ahlak
Laiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve Ahlak Laiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve Ahlak
Laiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve AhlakLaiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve AhlakLaiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve Ahlak
Laiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve AhlakLaiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve AhlakLaiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve Ahlak
Laiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve Ahlak



Laiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve Ahlak
Laiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve AhlakLaiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve AhlakLaiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve Ahlak
Laiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve AhlakLaiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve AhlakLaiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve Ahlak
Laiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve Ahlak Laiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve Ahlak
Laiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve AhlakLaiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve AhlakLaiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve Ahlak
 
Laiklik Ilkesi Hakkında
Kategori : Din Ve Ahlak

LAİKLİK İLKESİ hakkında

Şimdi de sizlere yıllardır tartışması bitmeyen, bitirilmek istenmeyen ve günümüzün en önemli konularından olan bir ilkeden bahsedelim. Bu ilkeyi hepinizin çok iyi bildiğinden en ufak bir şüphemiz yoktur. Atatürk'ün görüş ve inkılapları arasında en çok istismar edileni, en çok yanlış istikametlere çekilerek mahiyetlerinden saptırılanı, bize göre, onun din ve laiklik hakkındaki görüşleridir. Öyle ki, bir tarafta materyalist ve pozitivist anlayışa mensup dinsizler veya dinle ilgisiz olanlar, kendi niyetlerini, Atatürk ve inkılaplarının ardına gizleyerek, kasıtlı ve yanlış bir tarzda, onu din düşmanı veya en azından onun dini hiçe sayan bir önder olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmişlerdir. Diğer taraftan da, bu kasıtlı ve yanlış propagandaya kapılan menfaatleri zedelenmiş çok küçük zümreler ile laikliği kavrayamayan bazıları, Atatürk'ün din konusundaki müspet ve ıslah edici tavrını araştırmak, gerçek önemi içinde ele alıp değerlendirmek ve geliştirmek yoluna gitmemiş ve onun bu konudaki görüş ve tavrına ilgisiz kalmışlardır. Böylece biri istismarcı, diğeri de onu tanımayan iki ayrı kanat oluşmuştur. Neticede de olan, yine Atatürk'e ve Devlete olmuş ve Onun bu konudaki görüşleri, gerçek önemi ve mahiyeti içinde ele alınıp tartışılmamıştır. Bir insanı, görüşlerinden ve fikirlerinden tecrit etmek imkansızdır. Atatürk ve prensiplerinin anlaşılması ve açıklanması da elbette, sahip olduğu ve ortaya koyduğu temel düşünce ve görüşlerinden çıkacaktır. Atatürk'ün din konusundaki görüşlerini ele alıp tespit ve tahliline geçmeden önce, bizim için önemli bir iki hususa işaret etmek isteriz. Her şeyden evvel, bir kimsenin dini duyguları ve dini kültürü ile içinde doğup büyüdüğü, terbiyesini aldığı aile muhiti ve okul arasıda çok sıkı bir ilgi vardır. Bu noktadan hareketle Atatürk'ün hayatına baktığımızda, son derece önemli bir manzara ile karşılaşırız. Bir kere O, devrinin din kültürüne oldukça üst seviyede sahip Müslüman ve dindar bir ana-babadan dünyaya gelmiş biridir ve ilk dini bilgilerini de onlardan, bilhassa annesinden almış ve onun tarafından yetiştirilmiştir. Annesi Zübeyde Hanım, Onu, geleneklere uygun olarak ilahilerle, yani Amin Alayı ile mahalle mektebine başlatmıştır. İlk öğrenimini gördüğü Şemsi Efendi Mektebi ve daha sonra devam ettiği Selanik Mülkiye İdadisi, devrinin şartları içinde ciddi dini bilgiler veren öğretim kuruluşlarıydı. Hatta daha sonra girdiği Selanik Askeri Rüştiyesi de, Manastır Askeri İdadisi de , programlarında aynı ciddiyet ve seviyede din kültürü veren müesseselerdi. Onun bu sahadaki bilgisi öylesine sağlamdır ki, daha sonra liseler için yazdırdığı tarih kitaplarının "İslam Tarihi" bölümünü, bizzat kendisi kaleme almıştır. Ayrıca Onun, Kur'an-ı Kerim'i tercüme ve tefsir edebilecek ölçüde Arapça bilgisine sahip olduğu da bilinmektedir. Görülüyor ki, Atatürk'ün dini kültürü, gerek seviye, gerek mahiyeti itibariyle dikkati çekecek derecede ileridir. Diğer taraftan Onun, İslam kültürü üzerindeki bu derin bilgilerinin yanında, samimiyetle inanan bir şahıs olduğu, gerek sözlerinden gerek tavırlarından açıklıkla tespit olunabilmektedir. Nitekim Milli Kurtuluş Hareketlerine girişmek için Samsun'a çıkacağı günün gecesi, anne ve kız kardeşinin hayır dualarını alarak yola çıkan Atatürk, Erzurum Kongresi'nde beyan ettiği nutukta, sözlerini şöyle bitiriyordu: "En son olarak niyet ederim ki, Cenab-ı Vahibü'l Amal Hazretleri,Habib-i Ekrem hürmetine, necib milletimizi muvaffak buyursun!, Amin." Hacı Bayram türbesinde edilen dualardan sonra Büyük Millet Meclisi'nin açılışında da yine dualar edilir ve Mustafa Kemal, ilk hükümetin kuruluşunu müteakip yaptığı konuşmada: "... Cenab-ı Hakkın avn-ü inayeti bizimledir" diyerek, ihlasını göstermiş olur. Onun, Kocatepe'deki halini anlatan yaveri Muzaffer Kılıç : "28 Ağustosta Kocatepe'de bizim topçu ateşimiz başladığı zaman, Mustafa Kemal: "Ya Rabbi! Sen Türk ordusunu muzaffer et... Türlüğün , Müslümanlığın düşman ayakları altında, esaret zincirinde kalmasına müsaade etme! dedi. O anda gözlerinden birkaç damla yaşın süzüldüğünü gördüm" der.

Bunun böyle olması da tabiidir; çünkü milletlerin tarihinde "büyük" sıfatını kazanmış önderler ve kahramanların hepsi de mensup oldukları milletin sahip olduğu maddi ve manevi bütün değerleri ile bütünleşmenin sırrını yakalamış ve bunları, hayatlarında, bizatihi tecelli ettirebilmiş insanlardır. Atatürk de tarihin kaydettiği büyük insanların ön sıralarında yer aldığına göre, elbette mensubu olmakla daima iftihar ettiği yüce Türk Milletinin bütün maddi ve manevi değerleri ile, özelikle milletimizi asırlardır yoğurmuş, ruh ve şekil vermiş manevi değerlerin en önemli unsurlarından biri olan dinimizle bütünleşmiş ve ona olan inancını, hayatının her safhasında vicdanının en müstesna yerinde muhafaza etmiştir.

Esasen Atatürk'ün din konusundaki görüş ve düşünceleri dikkatle takip edildiğinde, Onun din aleyhine veya dine ilgisizlik anlamına gelebilecek herhangi bir söz ve tavrına rastlamak şöyle dursun, her davranışında ve sözünde, ihlasla inandığı İslam dinine ve değerlerine kuvvetle sahip çıktığını ve üzerine titrediğini görürüz. Mesela O, 1 Kasım 1922'de saltanat-ı milliye nin gerçekleşmesine dair Büyük Millet Meclisi'nde cereyan eden tarihi celsede şunları söylüyordu: "Ey Arkadaşlar Tanrı birdir, büyüktür. Allah kullarının gerekli olgunluğa ulaşmasına kadar içlerinden seçtiği aracılarla dahi kullarıyla ilgilenmeyi Tanrılık gereklerinden saymıştır. Onlara Hazret-i Adem Aleyhisselamdan itibaren bilinen bilinmeyen ve sayısız denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve resuller göndermiştir. Fakat Peygamberimiz vasıtasıyla en son din ve uygarlık gerçeklerini verdikten sonra artık insanoğlu ile aracılarla temasta bulunmaya lüzum görmemiştir. İnsanlığın anlayış derecesi, aydınlanma ve olgunlaşması, her kulun, Tanrı'nın kendisine verdiği ilhamla doğrudan doğruya ilişki kurmak yeteneğine ulaştığını kabul buyurmuştur ve bu sebepledir ki, Cenab-ı Peygamber, hatemül-enbiya (sonuncu peygamber) olmuştur ve kitabı, Kitab-ı ekmeldir (en üstün kitaptır).

Ayrıca O, 7 Şubat 1923'te Balıkesir Paşa Camii'ndeki meşhur Türkçe hutbesine de şu sözlerle başlıyordu: "Ey Millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah'ın selameti, atıfeti (sevgisi) ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara dini hakikatleri tebliğe memur ve resul olmuştur. Koyduğu esas kanunlar cümlemizce malumdur ki, Kur'an-ı Azimüşşandaki husustur. İnsanlara feyz ve ruh vermiş olan dinimiz son dindir, ekmel (en olgun) dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa ve hakikate tamamen uyar. Eğer akla, mantığa, hakikate uymamış olsaydı, bununla diğer ilahi ve tabii kanunlar arasında tezat olması icabederdi. Çünkü bütün evren kanunlarını (alemin maddi ve manevi ilkelerini) yapan Cenab-ı Haktır..."

Atatürk, Hz. Muhammed'i cezbeye tutulmuş sönük bir derviş şekilde gösteren bir eser hakkında:
"... Bu gibi cahil adamlar, onun yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır. Anlamaktan da çok uzak görünüyorlar... O, Allah'ın birinci ve en büyük kuludur. O nun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir, fakat sonuca kadar O , ölümsüzdür (1926) diyordu.

Din ve peygamberi hakkındaki bu samimi inancı sebebiyledir ki O, bir takım safsatalar, hurafeler ve çıkar hesaplarıyla dinin saf ve temiz cevherini karartan, İslam'ın özünde ve temelinde mevcut olan canlı, yaratıcı, yapıcı ve hamleci ruhunu faydasız laf kalabalığına boğan ve en önemlisi dini, bilhassa siyasi veya dünyevi bir menfaat vasıtası olarak kullanmak isteyen zihniyetin mümessilleri ile amansız bir mücadeleye girmiştir. O nun bu davranışı aslında, gerçekçiliğinin ve dinimizin tarihi macerasını gayet iyi bilişinin bir tezahürüdür. Çünkü en az ikiyüz seneden beri, dini, temel prensiplerin ışığı altında tefsir edecek ve yeniden kuracak ciddi çalışmalar yerine, birtakım tekrarlar yapılır olmuş ve müslümanlığı sadece şekilde gören, dindarlığı sakalda, giyim-kuşamda arayan bir zümre doğmuştur. Bunlar, dini maddeci, şekilci ve hareketlerden ibaret olarak takdim ettikleri şekil ve hareketlere, maddeye ve bedene bir nevi kudsiyet izafe ettikleri için, bunlara uymayanları dinsizlikle itham etmek veya öyle görmek hatasına düşmüşlerdir. Oysa dinin, ilk devirlerindeki canlı ve aktif hüviyetine kavuşturulması, cemiyet bünyesi içinde çağdaş ihtiyaçlara cevap verecek sağlam bilgi ve anlayışla donatılmış kılınması, yine dinin ve hitabettiği kitlelerin zaruret duyduğu bir zorunluluktu.

Atatürk'ün bu gerçeği derinden yakalamış bir insan olduğu, şu sözlerinden gayet açık bir şekilde anlaşılmaktadır:
"Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası var ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Bağnaz İslamcıların din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. İşte biz bu vaziyete muhalifiz ve buna müsaade etmiyoruz."
Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi, fakat bina, uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak birçok yabancı unsur-tefsirler (yorumlar), hurafeler (boş İnançlar) binayı daha fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, tamir de edilemez. Ancak zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üstünde yeni bir bina kurmak lüzumu hasıl olacaktır..."
Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fen e, ilme ve mantığa uygun gelmesi lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır.
"..İslamiyetin ilk parlak devirlerinde mazi mahsulü olan yanlış adetler bir zaman için kendini göstermeye, nüfuzlu olmaya muktedir olmamışsa da, biraz sonra İslam hakikatına sarılma, İslam esaslarına uymaktan ziyade mazinin miraslarından olan adet ve inançları, dine karıştırmaya başlamışlardır. Bu yüzden İslam cemiyetlerine dahil birtakım kavimler, İslam oldukları halde sessizliğe düşmeye, sefalete, aşağılamaya maruz kaldılar. Mazilerinin batıl alışkanlık ve inançlarıyla İslamiyet i karmakarışık ettikleri ve bu suretle gerçek İslamiyetten uzaklaştıkları için, kendilerini düşmanlarının esiri yaptılar..."
"Bizim dinimiz milletimize aşağılık, miskin ve hor görülmeyi tavsiye etmez. Aksine Allah da, Peygamber de insanları ve milletlerin yücelik ve şereflerini muhafaza etmelerini emreder.(1923)"

Atatürk'ün İslam dini ve bu dine inancı hakkındaki , sadece bir kaçını naklettiğimiz bu sözlerinden sonra, O nun , biraz evvel ifade ettiğimiz, dini asli hüviyetine kavuşturma yolundaki icraatını ana hatlarıyla değerlendirmeye çalışalım.
1-Türk Milletinin, Atatürk ün önderliğinde gerçekleştirdiği Türk İnkılabının temel direklerinden biri laiklik tir. Bu ilke, Türk İnkılabını oluşturan köklü değişikliklerin çoğunda etkisini gösterir.
2- Laiklik ilkesi, deyim olarak Türk İnkılabının ilk yıllarında hemen ortaya atılmamıştır. Bunu yapmak mümkün de değildi. Önce laik devlet ve toplum anlayışının tabii sonucu olan köklü değişiklikler, gerçekçi bir yaklaşımla ve şartlar olgunlaştıkça, adım adım gerçekleştirilmiş; devlet hayatında, siyasi yapıda, hukukta, eğitimde, sosyal hayatta, laik anlayış fiilen hayata geçirilmiş; daha sonra laiklik deyimi Türk İnkılabının temel ilkelerinden biri olarak ilan edilmiştir.
3- Laik ve laiklik sözü, değişik ülkelerde, çeşitli dönemlerde, birbirinden çok farlı anlamlarda kullanılmıştır. Hatta aynı ülkede, aynı dönemde, din ve devlet ilişkileri konusuna birbirinden çok farklı şekilde bakan kişilerin, laiklik ilkesini savunduklarını görüyoruz. Aslında laikliğe karşı olan bazı kimseler laiklik ilkesini kendi anlayışlarına ve siyasi tercihlerine göre yorumlayarak benimser görünmektedirler.
Laikliğin, üzerinde herkesin kolayca anlaştığı tek ve genel bir tarifinin yapılmayışının sebepleri vardır. Bir defa laiklik, sadece felsefi, ideolojik bir kavramdan ibaret değildir; hayata geçirilen, uygulanan bir ilkedir. Böyle olunca uygulandığı ülkenin dini, siyasi, sosyal şartları laiklik anlayışını etkilemektedir. Laiklik anlayışının ve uygulanışının ülkeden ülkeye büyük farklılıklar göstermesi kaçınılmaz bir durumdur. Teokratik bir monarşiden Cumhuriyete geçen bir ülkede laiklik uygulaması ile, tek sorunu mezhepler karşısında devletin tarafsızlığını sağlamaktan ibaret olan köklü bir demokrasideki laiklik uygulaması elbette birbirine benzemez.




Laiklik Ilkesi Hakkında yazısı toplam 6396 defa okundu
Laiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve Ahlak Sayfayı Yazdır    Laiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve Ahlak Arkadaşına Gönder

Bağlantılı Yazılar
Laiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve Ahlak
Laiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve AhlakLaiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve AhlakLaiklik Ilkesi Hakkında | Din Ve Ahlak